22 Kasım 2014 Cumartesi

Büyücü - John Fowles



Büyücü, İngiliz romancı Fowles'un ilk romanı. Bir edebiyat şöleni. Başyapıt.

John Fowles oldukça ilgimi çeken bir yazardı. Hiçbir kitabını okumamış olmama rağmen, onu seviyordum. Mesela bu Oğuz Atay için de geçerliydi. Okuduktan sonra her ikisini de daha çok sevmeye başladım.

Kalınlığıyla ters orantılı bir şekilde, kısa sürede tükettim Büyücü'yü. Bunda bir değil birden fazla sebep vardı elbette. Duru ve akıcı bir dille yazılmış olması bu sebeplerden biri olabilir rahatlıkla fakat kesinlikle en önemli sebep bu değildi. Klasik tabirle, daha ilk satırlardan beni içine aldı kitap ve son sayfaya dek de bırakmadı. Bittiğindeyse uzun süre üzerinde düşündüm. Çünkü John Fowles kitabına mutlak bir son yazmamış, açık bir kapı bırakmış. Ve ben bu tip kitapları çok severim.

Baş karakterimiz Nicholas Urfe, yirmili yaşlarının ortalarında, kadınlar tarafından çekici bulunan ve çok da anormal özelliklere sahip olmayan bir İngiliz beyefendisidir. En başta onun hayatını okuyacağımız izlenimine kapılırız, bir süre bu doğrultuda da ilerler zaten kitap lakin arka kapakta da dediği üzere, Büyücü, bir muammanın romanıdır. Peki ne demek bu?

Fowles, onlarca değişik konuda, yüzlerce tespitte bulunuyor ve bunu öyle güzel yapıyor, satır aralarına öyle güzel serpiştiriyor ki, kalemine hayran kalmamak elde değil. Kitapların altlarını çizmeyen, not alan birisi olarak şunu söyleyebilirim ki, hiç bir kitapta bu kadar not almamıştım. Tam on sayfa. Kitabı okuduktan sonra bu notlarımı tekrar okudum ve bu eşsiz cümleleri sindirmeye çalıştım.

(Hafif spoiler.) 

Baş kişimiz Nicholas Urfe, Phraxos adlı bir Yunan adasında yer alan yatılı okula İngilizce öğretmeni olarak atanır. İşte olan biten her şey de bu gizemli adada yaşanır. Urfe, Alison'la ayrılıklarından sonra oldukça zor zamanlar geçirir ve bu kadınsız adada çıldırmak üzeredir. Aslında ada ortamı çok iyi olsa da, yalnızlık onu tüketmektedir. Öyle ki, intiharın eşiğine dahi gelir. İşte tam bu esnada Fowles'un yarattığı gizemli karakter Conchis devreye girer. Bourani'deki bir malikenin sahibi olan bu zengin ve yaşlı adam, Urfe'un hayatını kökten değiştirecektir.

Nicholas Urfe, Maurice Conchis ile tanıştıktan sonra sık sık onu ziyaret eder. Daha doğrusu Conchis, ona bir sonraki hafta da gelmesini söyleyerek davet eder ve Urfe da Bourani ziyaretlerinin her birinde çok ilginç şeyler öğrenir. Daha ilk görüşte Conchis'in normal bir insan olmadığını anlayan Urfe, onun hayat hikayesini dinler ve ona saygı duymaya başlar. Conchis'in anlattığı her şeye inanan Urfe, bir süre sonra bazı tutarsızlıklar keşfedecektir. Conchis'e ek olarak yeni gizemli karakterler katılır kurguya ve tıpkı Urfe gibi okur da tokat üstüne tokat yer.

Bir süre sonra anlatılanları sorgulamaya başlayan Urfe, kendisinin seçilmiş kişi olduğunu ve burada kendisine karşı bir oyun sahnelendiğini anlar. Yani Fowles'un kitabına ilk başta koymayı düşündüğü isim: Tanrı Oyunu.

(Hafif spoiler sonu.)

John Fowles tıpkı yarattığı karakter Nicholas Urfe gibi bizi de her sayfada ters köşeye yatırmaya devam ederek finale kadar getiriyor. Zaman zaman elimizden tutup kaldıran yazarın tek bir amacı var: bir tokat daha atıp yeniden yere sermek. Kısaca baş döndürücü bir roman Büyücü!

Nicholas Urfe, Maurice Conchis, Alison Kely, Julie, June, Joe ve diğerleri... Bir romandan daha fazlası Büyücü. Beni en çok etkileyen kitaplardan biri oldu ve John Fowles da en sevdiğim yazarlar arasına girdi şimdiden. Çok, çok üzüldüm bittiğine ama kesinlikle tekrar okuyacağım. Kütüphanemin en değerli köşesinde yerini aldı bile çoktan. Herkese öneririm.

Kedi ile Şeytan - James Joyce



Dünya edebiyatına eserleriyle yön veren isimlerden biri olan James Joyce'un 1936'nın Ağustos'unda, Fransa'da torunu için yazmış olduğu bir öykü "Kedi ile Şeytan". Aslında torununa yazdığı bir mektuba ek olarak bu öyküyü de gönderiyor. Bu sebeple yazılmış olan bu mini öykü, günümüz dünyasında tüm çocuklara ufak bir armağan niteliği taşıyor.

Fransa'da ufak bir kasaba olan Beaugency, Loire nehrinin kıyısına paralel olarak uzanmaktadır. Orada yaşayan insanlar, bir köprüleri olmadığı için karşı kıyıya teknelerle geçmektedirler. Bunun farkına varan Şeytan, Beaugency Belediye Başkanı ile bir anlaşma yapacaktır...

İllüstratör Gerald Rose, Şeytan'ı James Joyce olarak resmetmiş.

Bir bardak çay eşliğinde okunacak oldukça hoş bir öykü idi. Ufak bir not: Çayınız bitmeden öykü bitiveriyor.

James Joyce'un devasa Ulysses'i ise kitaplığımda onu okumaya başlayacağım günü bekliyor...

Benim Hüzünlü Orospularım - Gabriel Garcia Marquez



Yüzyıllık Yalnızlık öncesi, Marquez'in ince romanlarından birini daha okumuş oldum. Bu kitabı, Kırmızı Pazartesi'den biraz daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim.

Benim Hüzünlü Orospularım, 90 yaşındaki bir gazetecinin yaşamına odaklanıyor. Bu yaşına dek her daim günlük zevklere düşkün olan ve sayısız kadınla birlikte olan bu adam, 90. yaş günü arifesinde, kendisine el değmemiş, gencecik bakire bir kızla birlikte olma ödülü vermeyi düşünüyor. Bunun için eski dostu, genelev sahibi Rosa Cabarcas'ı arıyor ve kriterlerine uygun bir kadın ayarlamasını salık veriyor.

Genç kız ayarlanıyor, ne var ki işte tam bu noktada bizim koca ihtiyarın aşık olacağı tutuyor. Birçok kez sevişme niyetiyle aynı yatağa giriyorlar fakat her seferinde uyuyan güzel Delgadina'yı seyretmekle veyahut sabaha kadar karış karış öpmekle yetiniyor. Hayatının sonbaharında aşkı tadan yazarın dokunaklı öyküsü...

Gabriel Garcia Marquez, yaşlılığın hüznünü, aşkın coşkusuna dönüştürmüş o sihirli kalemiyle. Kolay okunan, akıcı bir kitap, tek oturuşta bitirilecek cinsten.

Çocuklarla Beraber - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski


"Bazı insanlar vardır, karşılarındaki insanın yüzüne doğruyu söyleme cesaretlerinden yoksundur, işi şaklabanlığa vurarak duygularını açıklamaya çalışır. Bu tavır bazen çok acı, çok yürek parçalayıcı olur." -Alyoşa Karamazov.
Arka kapakta da yazdığı üzere, bu kitap, büyük usta Dostoyevski'nin başyapıtlarından biri olan Karamazov Kardeşler'deki Alyoşa karakteri baz alınarak, başkaları tarafından uyarlanmış bir öykü. Karamazov Kardeşler'i henüz okumadığım için açıkçası olaya pek hakim değilim. fakat iyi bir öykü olduğunu söyleyebilirim.

Her ne kadar amaç Dostoyevski'yi çocuklara tanıtmak ve sevdirmek olsa da, öykünün biraz ağır olduğunu ve bazı kısımların çocuklara karşı kötü örnek olabileceğini düşünüyorum.

Tadımlık niyetine okunabilir.

Tatsız Bir Olay - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski


"Üstelik bana göre, her şeyden önce başkalarına karşı iyi olmamız gerekiyor, hatta astlarımıza karşı bile... Onların da insan olduklarını unutmamalıyız. İyilik her şeyi kurtarır, her şeyi düzeltir." -İvan İlyiç.
Yine uzun bir Dostoyevski öyküsü. Veya Can Yayınları'ndan çıkan baskıyı göz önünde bulundurursak eğer, kısa bir roman.

Dostoyevski'nin ilk dönem eserlerinde sıklıkla yer aldığımız Petersburg'dayız gene. Üç general -ve aynı zamanda yakın arkadaş- şampanyalarını içip sohbet etmektedirler. Konu dönüp dolaşıp insan ilişkilerine geldiğinde, İvan İlyiç söz alarak, aşağı dereceden memurlara iyi davranılması gerektiğini söyler. Diğer iki general ise bu hümanist düşünceyi komik bulurlar.

İvan İlyiç, arkadaşlarının tepkisine dayanamaz ve iddiasını kanıtlamak için harekete geçer. Hemen o gece bir memurun düğününe katılır ve içkinin de etkisiyle olaylar kontrolden çıkar.

Alt metninde bir sistem eleştirisi yatan bu öykü, oldukça trajikomik. Okunmalı.

Amcanın Düşü - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Daha evvel ülkemizde başka yayınevlerince "Amcanın Rüyası" olarak da yayınlanan bir Dostoyevski novellası. Ben Can Yayınları'ndan çıkan Nihal Yalaza Taluy çevirisini okudum.

Amcanın Düşü, geneli itibarıyla komik bir öykü. Dostoyevski gerek diyalogları gerekse de kurgusu ile zaman zaman okurunu gülümsetmeyi başarıyor. Peki Amcanın Düşü tam olarak neyi anlatıyor?

Kızı Zina'yı yaşlı ve bunak bir prensle evlendirmeyi düşünen Marya Aleksandrovna Moskaleva'nın sinsi ve korkunç planlarını okuyoruz. İnanılmaz ikna kabiliyeti ile kızını bu iğrenç olaya nasıl ikna ettiğine şahit oluyoruz. Kısa bir süre sonra prensin öleceğini söyleyen Aleksandrovna, bu işin altından kolayca kalkabileceğini düşünür fakat aksilikler peşini bırakmayacaktır. Kitabın son bölümü ise şaşırtıcı bir şekilde sarsıcıydı.

Alıntılar:
"Her şey ölür Zinacığım, her şey, anılar bile... O yüce duygularımız da... Yerine ağırbaşlılık gelir. Niye yakınalım."
"Anne," dedi Zina, "yalana ne gerek var?" Ne diye bir de bununla kendimizi lekeleyelim? Her şey o derece kirli ki, bu çamuru örtmek için küçülmeye değmez."

21 Kasım 2014 Cuma

Beyaz Geceler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Dostoyevski okumaya devam...

Sabri Gürses'in çevirilerini çok beğendiğim için Beyaz Geceler'i de Can Yayınları'ndan okumak istemiştim. Beyaz Geceler'in orada, burada, şurada diğer baskılarına denk geldim ve karşılaştırma fırsatı buldum; çevirileri berbattı. Gürses ziyadesiyle memnun etti beni, sizlere de öneririm.

Beyaz Geceler bir kısa roman veya uzun bir öykü. Ya da tam olarak şu: bir novella. Dostoyevski'nin ilk eserlerinden biri bu da. Kısa ama etkileyici. Öyle ki, İnsancıklar ve İkiz'den daha çok etkilendiğimi söyleyebilirim rahatlıkla. Hatta favori kitaplarımdan biri olmasına ramak kalmışı, yine de 10 tam puan verdim kendisine. Ve bu incecik eserden tam üç sayfa not çıkardım.

(Hafif spoiler.)

Bir aşk üçgenini anlatıyor diyebilirim kısaca. Anlatıcımız bir hayalperest ve Petersburg'un "beyaz geceler"inde şehirde dolaşan yalnız bir adam. Ömrü boyunca "biri"ni arayan ve onun hayaliyle yaşayan biri. Nastenka adlı kadın, işte tam olarak bu aranan kişidir.

Bir köprüde olur tanışmaları ve yalnızca dört gece sürer. Çünkü Nastenka klasik kadın içgüdüleriyle hareket eder ve O'na birazcık acımasızca davranır. Anlatıcımızsa geçip giden bu trenin ardından eski, monoton, yalnız hayatına geri döner.

İnsan ruhunu çok iyi anlatmış Dostoyevski, yine müthiş tespitler yapmış insana dair. Okunmalı. Bu hüzünlü hikaye mutlaka okunmalı.

Alıntılar:
"Böyle bir göğün altında huysuz ve kaprisli insanlar yaşıyor olabilir mi gerçekten?"
"Mutsuzken, başkalarının mutsuzluğunu daha güçlü hissederiz; duygu parçalanmaz, yoğunlaşır..."

Yufka Yürek - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Dostoyevski'nin kısa öykülerinin derlendiği bir kitap bu. İçerisinde sekiz adet öykü bulunmakta. Kitabın en uzun öyküsü olan Ev Sahibesi en sevdiğim öykü oldu aynı zamanda.

Öyküler hakkında kısa kısa notlar almıştım okurken fakat biraz önce baktığımda yetersiz olduklarını gördüm ve paylaşmamaya karar verdim. Genel bir yorum yapacak olursam eğer, çeşitli duyguları bir arada yaşadığımız öyküler bir arada. Birçoğunun ortak noktası, zamanın Rusya'sında bir hayli fazla kişinin kiracı kimliğinde bulunması ve her ay para ödeyerek belli bir metrekare içerisinde barınmasından ileri geliyor.

Dostoyevski'nin sürgün öncesinde kaleme aldığı öyküleri okuyarak günümüzün bu en değerli yazarlarından birinin öykü sanatında da ne kadar başarılı olduğunu gözlemlemek iyi olacaktır.

İkiz - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski


"İşte baylar, benim ilkem: Başaramazsam güçlenirim, başarırsam tutunurum ve hiçbir koşulda sinsilik yapmam. Entrikacı değilim ve bununla gurur duyuyorum." Bay Golyadkin.
Dostoyevski'nin ikinci romanı "İkiz". Yani henüz gençlik eserlerinden. Bu romanı yazdığında henüz kendi ülkesinde bile bir üne kavuşmuş değildi. Türkiye'de daha önce "Öteki" ve "Öteki Ben" adlarıyla yayınlanan eser, Can Yayınları tarafından "İkiz" adıyla çevrilmiş. Sabri Gürses'in çevirilerini beğenen biri olaraktan, ben de bu versiyonunu okumayı tercih ettim.

Uzunca bir önsöz yazmış Sabri Gürses ve neden bu isimle çevirdiğini açıklamaya çalışmış. Şahsen ben haklı buldum. Fakat bu versiyondan okumak isteyen kişilere kitabı bitirdikten sonra önsözü okumalarını salık veririm. Ben de öyle yaptım. Çünkü önsözde epey bir spoiler bulunmakta.

Kitap hakkındaki yorumlarıma gelecek olursam eğer. (Hafif spoiler.)

Kısaca, başarılı bir Dostoyevski romanı olduğunu söyleyebilirim fakat peşinen de eklerim: okumayı becerebilenler için. Peki bu ne demek tam olarak? Akıcı ve sürükleyici bir yanı yok bence fakat şizofrenik bir birey olan Bay Golyadkin'in bölünmüş kişiliğini ustaca anlatmış Dostoyevski. Özellikle karakterler arası diyaloglarda bunu gözlemek mümkün.

Bir gün dışarıda "ikiz"ine rastlayan Bay Golyadkin, kendisinin yerine geçip, hayatını ve iş düzenini mahveden bu ikinci kişiliğine karşı bir savaş verecektir öykünün sonuna dek. Bay Küçük Golyadkin ve Bay Büyük Golyadkin merkezli bu roman, 1840'lı yıllarda geçiyor.

Dostoyevski'nin bir insanın iç dünyasını anlatmakta ne kadar başarılı olduğunu görmek için okunmalı.

24 Ekim 2014 Cuma

Orange is the New Black (2. Sezon)


İkinci sezonu da izleyip bitirdim, şimdi üçüncü sezonu bekleyenler kervanına katılabilirim.

Dizinin ikinci sezonu da tıpkı ilki gibi yine 13 bölümden oluşuyor. Yine her bölümde farklı bir karakterin hapishaneden önceki hayatına odaklanıyor ve kalan sürede de Piper'ın macerasını izlemeye devam ediyoruz.

İlk bölümde Piper tahliye için başka bir hapishaneye naklediliyor ve bu sayede farklı bir hapishene ortamına daha şahit oluyoruz. Ama tabii ki Piper gibi biz de eski hapishane ortamını özlüyoruz. Tahliye Alex'e yarıyor, o salıveriliyor fakat Piper yeniden eski hapishenesine gönderiliyor. Sevgilisiyle de ayrılan Piper, çok daha zor günler geçirmeye başlıyor. Sevgilisinin, en yakın kız arkadaşı Polly ile birlikte olmaları ise Piper için son nokta oluyor.

İkinci sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç kuşkusuz, haspihanenin eski dönemlerinde en çok korkulan isim olan Vee'nin tekrar hapisheneye girmesi ve siyahlar ile beyazların arasının açılmasında başrol oynamasıdır. Sigara ve uyuşturucu ticareti ile kısa sürede hapishenede en çok korkulan ve saygı duyulan biri hale gelecektir tekrardan. Fakat sezon finalinde tam kaçtığı sırada araba çarpmasına (çarpan kaçak mahkum bilinçli olarak yaptı) üzüldüm. Umarım ölmemiştir de tekrar izleyebilme fırsatı buluruz üçüncü sezonda.

Red'in mutfağı kaybetmesi ve işin başına Latin kadınların geçmesi de yine bahsedilmesi gereken bir konu zira bu değişim hapishane dengelerini iyiden iyiye değiştirdi. Eski gücünü kaybeden Red, küllerinden yeniden doğmak için Altın Kadınlar'la planlar yapacaktır.

Hapishane yönetiminde de çalkalanmalar meydana gelecektir. Natalie'nin yaptığı yolsuzlukları gün yüzüne çıkaran Piper sayesinde Joe Caputo başa gelecektir ve buna istinaden de Piper'ın başka bir hapishaneye transferi engellenecektir.

Harika bir karakter değişimine sahne olduğumuz Sam Healy ise mahkumlar için "Güvenli Bir Yer" adında bir etkinlik düzenler. İlk zamanlarda olumlu sonuç verse de, zamanla katılımın sıfıra indiği için büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Sevdiği kadının değişiminde önemli bir rol oynadığı Healy'i oynayan Michael Harney bir tebriği hak ediyor. Harney haricinde çok iyi bir oyunculuk daha var dizide, hatta en iyisi olmaya bile aday: Uzo Aduba'nın canlandırdığı Suzanne 'Crazy Eyes' Warren karakterini izlemek oldukça keyifli.

Aslında söylenecek daha bir sürü şey var fakat daha fazla uzatmayayım.

Orange is the New Black'i izlemenizi öneririm. Tabii önce kitabı da okuyabilirsiniz.

18 Ekim 2014 Cumartesi

Dexter (7. Sezon)


 Henüz izlemediyseniz okumanız tavsiye edilmez. (7.sezon)

Kısaca söylemek gerekirse: En sevdiğim Dexter sezonu kesinlikle 7.sezon oldu.

Birkaç hafta oluyor sezonu bitireli. Bitirdikten hemen sonra sıcağı sıcağına bir yorum yazsaydım daha iyi olabilirdi tabii ki fakat yine de sezonun önemli olaylarını unutmuş değilim.

Hep merak ediyordum, Debra ağbisi Dexter'ın bir seri katil olduğunu öğrendiğinde ne tepki verecekti? Bu gerçeği bilerek onunla nasıl yaşayacaktı? Yoksa kabullenmeyip onu adalete teslim mi edecekti? İşte bu sezonda bu çok merak ettiğim sorularıma cevaplar buldum ve kesinlikle de tatmin oldum.

Debra'nın 6. sezonda Dexter'a aşık olmasını ilk başlarda garipsemiştim fakat daha sonra "neden olmasın?" diye sordum kendime ve olmaması için herhangi bir mantıklı cevap bulamadım. Aşk bu, ne zaman ve nasıl olacağı belli olmaz. Kime olacağıysa asla. Nitekim bu gerçeği kabullendikten sonra 7. sezondaki senaryo çok daha tutarlı bir hale geliyor.

Bu sezonu en sevdiğim sezon ilan etmemin başında elbette ki Hannah McKay geliyor. Yvonne Strahovski'nin oynadığı karakter oldukça çekiciydi. Dexter'la olan ilişkileri biraz hastalıklı başlasa da, zamanla düzene gireceğini düşünüyordum. Fakat finale doğru işler hiç de umduğum gibi gitmedi ve Debra ile Hannah'ın aralarının açık olması sebebi ile, Dexter tam olarak istediğini elde edememiş oldu. Oysa ki onları mutlu olarak görmek bir seyirci olarak beni sevindirirdi.

Hannah'ın yanı sıra bir karakter daha vardı bu sezona güç veren ve keyifle izlememi sağlayan: Isaak Sirko. Çok sağlam bir karakter yaratmış senaristler lakin çok da çabuk harcadılar. Sadece dokuz bölümde izleyebildik kendisini ama diziye bıraktığı iz büyüktür kanımca. Ölmesine yakın gay olduğunu öğrenip bir şok yaşasak da, karakteri itibarıyla birçok Dexter izleyicisinin kalbinde taht kurmuş bulunmakta. Özellikle ölmeden önceki Dexter'la olan son diyalogları mükkemmeldi, çok doğru tespitlerde bulundu ve fikirleri ile beni etkiledi.

Sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç şüphesiz Maria LaGuerta'nın ölümü idi. Geçen sezonda kilise enkazında bulduğu kan lamınının peşini bırakmayan ve bu sezon boyunca da bunun izini sürerek Dexter'ın Liman Koyu Kasabı olduğunu ve aslında Doakes'un suçsuz yere öldüğünü kanıtlamaya çalışan LaGuerta'yı finalde çok acı bir sürpriz bekliyordu... Aslında onu değil, tüm izleyicileri. Kardeşi ve aynı zamanda aşık olduğu adam konumundaki Dexter'ı korumak adına Maria'yı kendi silahıyla vuran Debra, inanıyorum ki bunu çok kolay atlatamayacak. Dexter yüzünden sürekli bir düşüş yaşayan Debra kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuş  durumda. Bu sebepten dolayı 8. sezonda nasıl bir ruh hali içerisinde olacağını şimdiden merak etmeye başladım.

Sezonun en etkileyici sahnesi benim için sezon finalinin son üç dakikası idi. Dexter ve Debra'nın arka arkaya yürüdükleri ve içlerinde fırtınalar koptuğu halde dışlarına hiçbir şey yansıtmadan partiye katılmaları beni çok etkiledi. Zaman zaman açıp izliyorum hatta o son sahneyi.


Parti demişken, Angel'in emekli olduğunu ve kendisine bir mekan açtığını da belirtmek gerek. Artık bu işlerden elini eteğini çeken Angel Batista'nın son sezonda mesleğe döneceğiyle ilgili bir his var içimde. Bekleyip göreceğim. Açıkçası onsuz ekip eksik kalır.

Tüm bu olaylara nazaran nispeten daha önemsiz bir şey daha yaşandı, o da şuydu: Louis'in ölümü. Geçen sezondan itibaren Dexter'a musallat olan ve gün geçtikçe sınırlarını zorlayan Louis'in gidici olduğunu anlamıştık az çok fakat bunun Dexter'ın elinden değil de, Isaak Sirko ve adamlarının elinden olması şaşırtıcı idi. Ama nihayetinde öldü ve Dexter da rahat bir nefes almış oldu.

Son olarak, Quinn'in bu sezondaki birçok davranışını tasvip etmiyor ve yeni sezonda düzelmesini, en azından eski klasik Quinn olmasını temenni ediyorum. Masuka için bir eleştirim yok, o herzamanki gibi neşeli ve senaryo gereği zaman zaman izleyiciyi de neşelendirmeyi beceriyor.

Artık önümde tek bir sezon kaldı, sonra Dexter yok... Şimdiden üzülmeye başladım. Hem zaten son sezon için en kötüsü diyorlar, finali ise felaketmiş. Ama bilmiyorum, izleyip karar vereceğim elbette fakat en azından birkaç ay daha izlemeyi düşünmüyorum.

30 Eylül 2014 Salı

Kara Kedinin Gölgesi - Yekta Kopan



Kara Kedinin Gölgesi'ni de okuyarak Yekta Kopan'ın öykülerinin de tadına bakmış oldum böylece. 26 adet öykü bulunuyor bu kitapta, her öykü de ortalama ikişer sayfa. Anlayacağınız, hepsi birer mini öykü. Oldukça naif bir dille yazılmış hepsi. Ara ara şiirsel cümleler bile mevcut.

Öyle çok da derinden etkileyen öyküler olmadı beni fakat her birini okurken oldukça keyifli dakikalar yaşadığımı itiraf etmeliyim. Yekta Kopan'ın güçlü bir öykücü olduğuna da şahit oldum ve kendisini biraz daha sevdim.

Romanlardan bunaldıysanız eğer, bu akıcı öykülerle birkaç saatinizi şenlendirebilirsiniz siz de.

"İçimdeki vahşi batıda... bir sorun vardı ve ancak sen çözebilirdin. Sorunum, senin bu sorunu çözmek için hangi kimliği seçeceğini bilmememdi. Sen, ruhumu avucunun içi gibi bilen bir şerif gibi davranmaktansa kasabaya gelen gizemli yabancı olmayı yeğledin."

29 Eylül 2014 Pazartesi

Aile Çay Bahçesi - Yekta Kopan



Yıllardır takip ettiğim ve kültür&sanat alanındaki birikimine hayran olduğum Yekta Kopan'ı ilk kez okudum. Yayınlanan son kitabı ile başladım ama asla son olmayacak. Hatta hiç vakit kaybetmeden Kara Kedinin Gölgesi adlı öykü kitabına başladım bile. Bu romanı çok sevmiş olsam da, nedense içimde Yekta Kopan'ın öykülerini daha çok seveceğime dair bir his var. Öykülerini de okudukça değerlendireceğim elbette fakat ilk önce bu kitaba dair bir şeyler söylemek gerek:

Aile Çay Bahçesi oldukça yalın bir dille yazılmış, etkileyici bir aile portresi sunuyor okura. Ucu açık biten romanlar bana göre başarılı bir sonla bitmiş demektir, aynı zamanda da yazarın cesur olduğunun kanıtıdır. İşbu sebeple ben bu kitabı sevdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

Müzeyyen'in gözünden anlatılıyor her şey. Farklı zaman sıçramalarına gidip geliyoruz kitap boyunca, hayat hikayesi sıralı bir şekilde anlatılmıyor yani. Müzeyyen, bir kız kardeşi olacağını öğrendiğinde dünyası başına yıkılır. O çocuk aklıyla bu duruma çeşitli açıklamalar getirmeye çalışır. Acaba anne ve babası ondan sıkılmışlar mıdır? Onunla ilgilenmeyi ikinci plana atmayı mı düşünüyorlardır? Aslında hiçbiri, onlar sadece aile bağlarını belki daha da güçlendireceğine inandıkları bir çocuk istemektedirler. O çocuğun, aileyi yıkıma sürükleyeceğini nereden bilebilirlerdi ki?

Kimse bilemezdi elbette fakat Müzeyyen'in içine doğmuş olacak ki, hiçbir zaman bir kardeşi olmasını istemedi. Çiğdem doğduğunda her şeyin kötüye gideceğini düşünüyordu ve aslında tahminlerinde de başarılı oldu denebilir. Annesinin ölümüne sebebiyet veren Çiğdem, Müzeyyen'den hiçbir zaman bir şefkat belirtisi görmeden büyüdü. Babaları ise zaten uçuk bir adamın tekiydi ve kadınlarla haşır neşir olmaktan çocuklarına vakit ayırmak aklına bile gelmemişti.

Müzeyyen'in babasını öldürmesine ben aslında pek şaşırmadım, bekliyordum böyle bir şey. Fakat yine de üzüldüm. Ve kitap ucu açık bitti demiştim, işte eğer birkaç satır daha devam etseydi kitap, işte o zaman Çiğdem'in de, Müzeyyen tarafından o kayalıklardan aşağı atıldığını okumuş olabilirdik. En azından benim tahminim bu yönde, ilk bölümden itibaren hem de.

Kitapta güzel aforizmalar da mevcuttu. Yekta Kopan'ın duru Türkçesiyle oldukça hoş bir okumalık oldu benim için. Hüzün dolu bir aile trajedisi okumak isteyenlere önerimdir.

Alıntılar:
"Korkularımızla öldürüyoruz zamanı."

"İnsan değil bizim adımız; yalancı, katil, ikiyüzlü, rezil..."

"O, tadına doyum olmaz bir şiirdi, ben taslak halinde bir roman."

"İnsan rüyasında bile unutmamalı kim olduğunu."

"Bir hatayı başka bir hatayla örterek geçecekti ömrüm. Pentimento. Yine pentimento. Hamlet avuçlayacaktı Yorick'in kafatasını, Turgut fısıldayacaktı Olric'e, "Ne kadar kazısam hep pentimento Olric!"

16 Eylül 2014 Salı

Kırmızı Pazartesi - Gabriel Garcia Marquez


"Kader bizleri görünmez kılar."

Uzun zamandır okumayı planladığım Gabriel Garcia Marquez'e Kırmızı Pazartesi ile başladım. Aslında hedefim ilk olarak Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumaktı, son andaki karar değişikliği ile tercihimi bu kitaptan yana kullandım. Yazarın başyapıtını okumadan önce en azından ince bir kitabını okuyup diline hakim olmak güzel bir karardı sanırım çünkü Kırmızı Pazartesi'yi okumuş olmaktan oldukça hoşnutum.

İşleneceğini herkesin bildiği lakin engellemek için hiçbir şey yapılmayan bir cinayetin öyküsünü anlatmış bizlere Marquez. Santiago Nasar adlı karakterin öleceğini daha ilk cümleden itibaren biliyoruz yani. Sonunu bildiğimiz bir kitabı okumak ne kadar sıkıcı ise, Marquez'in kaleminden çıkan sonunu bildiğimiz bir kitabı okumak da işte o kadar sürükleyici. Daha yazardan okuduğum ilk kitap olmasına rağmen, "Marquez farkı"nı anlamam uzun sürmedi.

Pablo ve Pedro Vicariao adlı iki ikiz kardeş, kız kardeşleri Angela Vicario'nun ağzından çıkan kelimelere istinaden, namus meselesi dolayısıyla Santiago Nasar'ı öldürme kararı alıyorlar ve bunu da öyle kapalı kapılar ardında, sinsice değil, ellerinden geldiğince karşılarına çıkan kişilere bildirerek yapıyorlar. Zaten kitabı ilginç bir noktaya taşıyan da bu: Herkes cinayetin işleneceğini biliyor fakat engellemeye dair pek de kayda değer bir şey yapılmıyor. Yani Santiago Nasar pisi pisine ölüyor.

Marquez işte burada, müthiş bir toplum psikolojisi analizi yapıyor. Bir toplumun anatomisini inceliyor ve bunu da ustalıkla yapıyor elbette. Zaten Nobel Ödüllü bir yazar kendisi fakat şu an için aldığı ödülü hak edip etmediğine dair bir yorum yapamam, Yüzyıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerinde Aşk gibi başyapıtlarını okuduktan sonra anca.

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez'in geç de olsa tadına bakmış bulunmaktayım. Eğer sizin de okumak gibi bir düşünceniz varsa, Kırmızı Pazartesi'yi rahatlıkla önerebilirim.

Martı Jonathan Livingston - Richard Bach


Birçok yerde rastladığım ve hakkında övgü dolu sözler okuduğum bu kitabı sonunda ben de okumuş bulunuyorum. Yarısından fazlası fotoğraflarla dolu, 36 sayfalık kısa bir öykü "Martı Jonathan Livingston".

Epsilon Yayınevi aracılığı ile dilimizde okuma fırsatı bulduğumuz Richard Bach'in bu kısa ama etkili eseri, Jonathan Livingston adındaki bir martının yaşamına odaklanıyor. Diğer martılardan çok farklı bir kimyaya sahip olan Jonathan, belirli sınırlar içerisinde yaşamayı reddediyor ve uçma tutkunu bir kuş olarak özgürlüğe kanat çırpıyor. Her daim öğrenmeye aç olan Jonathan, sırf bu yüzden sürüden bile kovuluyor. Ama o, yılmadan, hedeflerine doğru devam ediyor...

Yazar, tüm mesajlarını bir martı üzerinden aktarmaya çalışmış okurlara ve başarılı da olmuş. Sınırlarımızı aşmak ve hayallerimizi gerçekleştirerek başarıya ulaşmak ana temasına sahip, okuması keyifli bir öykü. Fakat yine de, çok fazla abartmamak gerek tabii.

Alıntılar:

"Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!"
...Çünkü rakamlar sınırları belirler; iyinin, mükemmelin sınırları yoktur."
"Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek."
           "Düşüncelerinizin zincirlerinden kurtulun, bedenlerinizin zincirlerini kırın."
          "En doğru yasa bizi özgürlüğe götürecek olandır. Başka hiçbir şey değil."
         
          "Sınırlarımızı sırayla ve büyük bir sabırla aşmaya çalışmalıyız."

Marx - Corinne Maier / Anne Simon


Benim adım Karl Marx. Kimileri bana şeytan dedi, zira kapitalist düzeni yıkmaya çalıştım. Sizin kriziniz, benim yaşadığım krize benziyor. Öyleyse tek çare: Devrim.

Yine bir Corinne Maier ile Anne Simon işbirliği daha. Yine Esen Kitap ve yine bir biyografik çizgi roman.

Öyle zannediyorum ki, Karl Marx'ı tanımayanınız yoktur. Fakat ne kadar tanıyorsunuz, işte burası önemli. Tıpkı Sigmund Freud'da olduğu gibi, Karl Marx hakkında bildiklerim de iki elin parmaklarını geçmezdi. Fakat bu incecik şahane eser ile Marx hakkında o kadar çok şey öğrendim ki. İnternetten araştırma yapsam saatler sürerdi ve bir dolu metin okumam gerekirdi, oysa ki bu biyografik çizgi romanı yarım saat gibi bir sürede okuyup Karl Marx'ı çok yakından tanımış oldum.

Azmine ve cesaretine hayran kaldım bu adamın. Orjinal fikirleri ile dünyanın birçok yerinde dur durak bilmeden önemli çalışmalara imza atan Marx, günümüzde dahi devrimin simgelerinden biridir. Görüşleri size tamamen ters bile olabilir, ama bu Karl Marx'ı tanımamanız için engel değil. Bunun için de "Marx"ı okumanız yeterli.

Alıntılar:

"Tüm sorunlarımın temeli kapitalizmdir." 
"Ben bir bilim kurmaya çalıştım, bir tarikat değil." 
"İktidar, bir sınıf tarafından bir başka sınıfı ezmek için kurulmuştur." 
"Mücadelenin sonu, tarihin de sonudur." 
"Mücadele eden kazanır!"

Freud - Corinne Maier / Anne Simon


Adım Sigmund Freud. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun küçük bir şehrinde doğdum, Viyana'da yaşadım ve 1939 yılında Londra'da öldüm. Ancak gerçekten ölmüş sayılmam...

Corinne Maier tarafından yazılıp, Anne Simon tarafından çizilen "Freud"u, Esen Kitap dilimize kazandırmış, ne de iyi etmiş. Yayınevinin biyografik çizgi roman kategorisinde yer alan bu eser, bizlere psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'un hayatını anlatıyor.

Son derece şahane çizimlerle ve bu kadar az sayfa ile o kadar çok şey anlatılmış ki, bitirdikten sonra bir roman okumuş hissiyatına bürünüyorsunuz adeta. Yazar ve çizerin ustalıkları daha ilk sayfadan anlaşılıyor, tebrik etmek gerek ikisini de.

Eğer siz de Sigmund Freud kimdir, necidir diye merak edenlerdenseniz veyahut tanıyor fakat benim gibi hakkında çok az şey biliyorsanız, kronolojik olarak hayatını öğrenmek için bu eseri okuyup fazlasıyla bilgi sahibi olabilirsiniz.

Alıntılar:
"Psikanaliz, gömülü kalıntıları bulup yeryüzüne çıkarmaktır." 
"Unutulmuş anılar, kaybolmamıştır."
          "Benim vaat edilmiş toprağım, insan bilincidir."
          "Tüm hayatım boyunca insan aklının gizemini çözmeye çalıştım."
"İnsan doğası mutlu olmaya elverişli değildir."
          "İnsan, yakınındakine saldırmaya, onu sömürmeye, yağmalamaya, tecavüz etmeye ve öldürmeye meyillidir."

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury / Tim Hamilton



Bir distopya okuru olarak Ray Bradbury'nin başyapıtını bir de çizgi roman versiyonuyla okumak istedim.

Ray Bradbury ve Tim Hamilton işbirliğinde hazırlanan, Epsilon Yayınevi'nden çıkan bu çizgi roman uzun zamandır ona dokunmamı ve gözlerimi üzerinde gezdirmemi hissetmeyi bekliyordu. Sonunda bu çağrısına kulak verdim ve bir çırpıda olmasa da, okuyup bitirdim.

Bir çırpıda okuyamadım çünkü çizimlerini beğenmedim. Ve çizim unsuru da bir çizgi roman için çok önemlidir. Nasıl ki bir romana ısınamama sebebi yazarın dili, konunun yetersizliği gibi nedenler olabiliyorsa, bir çizgi romana ısınamama sebebi de pek tabii çizimleri olabilir. Tim Hamilton'ın çizimleri açıkçası biraz soğuttu beni.

Bitirdikten sonra çıkardığım sonuç ise şuydu: Ray Bradbury ne kadar usta bir hikaye anlatıcısı ise, işte o kadar acemi bir çizgi romancıdır. Bu eserdeki tüm baloncukların sahibi olan Bradbury, kitabındaki o enfes havayı çizgi romana taşıyamamış ne yazık ki.

Kitabını okurken adeta ürkmüştüm ve bitirdiğimde ise birden fazla konuda daha fazla bilinç sahibi olmuştum. Kitapları yakmak... Korkutucu. Böyle bir geleceğin gerçekleşmesinden korkan Bradbury'nin bizleri uyarmak için kaleme aldığı bu başyapıt okuru derinden sarsıyor. Fakat işte çizgi roman bunu pek başaramıyor...

Sonuç olarak, kesinlikle zaman kaybı olmadığını belirtebilirim ve Bradbury okurlarının da okumalarını salık veririm.

Alıntılar:

"Çok okumuş bir adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir ki?" 
"Mutlu olmamıza yetecek her şeyimiz vardı ama mutlu değildik." 
"Bazı şeylerle yüzleşmek, onlardan kaçmak ve eğlenmek en iyisidir." 
"Bilgi, güçten daha kuvvetlidir." 
"Hepimiz tarih ve edebiyatın birer parçalarıyız."

Yolun Sonundaki Okyanus - Neil Gaiman



Neil Gaiman'ın en sevdiğim kitabı hakkında hazırlamış olduğum incelemeyi Kayıp Rıhtım üzerinden okumak isteyenleri şuraya alayım.
"Çocukluk anıları bazen sonradan yaşananların altında kalıp silikleşir; yetişkinlerin dolabının dibinde unutulan oyuncaklar gibidirler ama asla sonsuza kadar kaybolmazlar."

Gaiman o güzel hayal dünyasında ürettiği masalları bizlere anlatmaya devam ediyor. Dilimize çevrilen son kitabı Yolun Sonundaki Okyanus ile Türk okurlar olarak bu şerefe bir kez daha nail olabiliyoruz. Çevirmene ve İthaki Yayınları'na teşekkür ederek kitap hakkında söylenmesi gerekenlere geçiyorum.

Kitapta o kadar sıcak, o kadar samimi bir anlatım var ki, bir çırpıda bitiyor zaten ve bitirdiğinizde neden bu kadar kısaydı diye yakınmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Okurken bu kitap Gaiman'ın olamayacak kadar hüzünlü diyebiliyorsunuz. Ama hemen ardından da, bu cümleler Gaiman'dan başkasına ait olamayacak kadar güzel diyorsunuz. Gaiman bu yahu. Sıra dışı bir adam işte. Kabullenelim artık bu gerçeği.

"Elle tutulur bir şeylerden korkuyorsanız, korkunuzun kaynağı görebildiğiniz bir şeyse, işiniz her şeye dönüşebilen yaratıklarla baş etmekten çok daha kolaydır."

Şöyle bir baktığımızda, kitapta yer alan her karakterin korktuğu bir şeyler var. Korku unsuru gayet doğal ve sıradan bir şeymiş gibi anlatılmış kitapta. Herkesin mutlaka korktuğu bir şeyler vardır sonucunu çıkarmamız için çabalamış Gaiman. Böyle bir sonuç çıkaracağımızı öngördüğü için de, bu savına ek olarak şunu söylüyor: "Korkularınızın üzerine gidin!"

Bu, kitapta herhangi bir cümle içinde kullanılmıyor tabii ki. Her okur, okuduğu şeyden farklı anlamlar çıkarmakta özgürdür, öyle değil mi? Benim de bu kitaptan çıkardığım sonuçlardan biri de budur. Bazı şeylerden korkabiliriz, evet, ama bu onları yenemeyeceğiz anlamına gelmez.

Elbette okuduğumuz, izlediğimiz, yaşadığımız olaylardan bir sonuç çıkarmak gibi zorunluluğumuz yok. Bu tamamıyla kişisel bir durum. Bazı insanlar okur/izler/yaşar ve geçer ama bazıları düşünerek okur, anlayarak izler, hissederek yaşar. Bunları yapabilen kişiler, daha sonra bir sonuç çıkarırlar bu şeylerden. Düşünerek ve not alarak okumam sonucunda ben de naçizane birkaç sonuç çıkarmış bulunuyorum.

İşte onlardan bir diğeri ise şudur: "Anılar yaşanmış ve bitmiştir. O anlar asla geri gelmez. Sadece hatırlanırlar. Ve bu da kişiye acı verir."

"Canlıların sorunu bu. Uzun süre dayanamıyorlar. Bir gün yavrular, ertesi gün yaşlı. Sonra anılara karışıyorlar. Anılar silikleşiyor, birbirine karışıyor ve kaybolup gidiyor..."

Anılar. Anılar hayatlarımızı şekillendirmeye yarayan en önemli unsurlardan biridir. Anılar yaşanmıştır. Anılar gerçektir. Anılar hayatımızın ta kendisidir. Geçmişte kalmış olmaları bir şeyi değiştirmez. Onlar zihnimizdedirler. Hatırlamak istediğimizde bir düşünce bulutuna atlamak ve onun, bizi geçmişe götürmesini istemek yeterli olacaktır. Yaşadığımız her şey bir yerlerde saklıdır ve onları bulup çıkarmaksa bizim elimizdedir.

İşte bu kadar basittir geçmişin tozlu sayfalarında hatırlanmayı bekleyen anıları bulup gün yüzüne çıkarmak. Asıl zor olan kısım ise bundan sonra başlar.

Anılar çok ağırdırlar. Onları tekrar hatırlama riskine girmek, gerçekler altında ezilmeyi göze alabilmek demektir. İşte bunu her insan yapamaz. Her ne kadar mutlu bir anı olsa dahi, onu hatırlamak canımızı yakabilir. Kötü bir anının canımızı yakma katsayısından bahsetmiyorum bile. Özetle; anılar iyidir, güzeldir, acıdır ve acıtır.

Neden anılardan söz ettiğime gelecek olursak eğer. Neil Gaiman, Yolun Sonundaki Okyanus adlı bu kitabında, ana karakterimizi (onun bir adı yok, yani en azından kitapta yer almıyor, bu yüzden yazımın sonuna dek "karakter" olarak bahsetmem pek tabii mümkün) geçmişine doğru bir yolculuğa çıkarıp, yedi yaşındaki anına sürükleyip, anıları bir bir gün yüzüne çıkarıyor. Gaiman da bunu yaparken anıların acıttığının farkında. Bu doğrultuda yazılmış zaten kitap.

"Hiçbir şey aynı kalmaz. İster bir saniye olsun, ister yüz yıl. Her şey devinir, dönüşür, değişir. İnsanlar da okyanuslar kadar değişkendir."

Karakterimizin sırlarla dolu geçmişine yelken açıp çocukluğunda takılı kalıyoruz. Annesinin cenazesi için memleketine dönen bir adam karşılıyor bizi kitabın henüz başında. Cenaze ortamından ve insanlardan sıkılınca soluğu çocukluğunun geçtiği yerde alıyor. Eskiden evlerinin olduğu kısma bakıp hüzünleniyor. Ardından yolun sonuna sürüyor arabasını, Hempstocklar'ın çiftliğine. Orada geçirdiği birkaç dakikanın ardından Lettie'nin ısrarla okyanus olduğunu iddia ettiği göle doğru yürüyor. Kırmızı kiremitli çiftlik evinin arkasındaki küçük (gölün) okyanusun kıyısında bulunan rengi atmış yeşil banka oturuyor. Başlıyor düşünmeye. Anılar yakasını bırakmıyor. Geçmiş, gözlerinin önünden bir sinema filmi gibi geçip gidiyor.

O küçük banka oturuyor karakterimiz ve yedi yaşına gidiyor. Doğum gününe kimsenin gelmemiş olduğunu, Tüylü adında bir kedisinin olduğunu ve sonra kedinin madende çalışan bir adam tarafından arabayla ezilerek öldürülüşünü, onun yerine Canavar adındaki başka bir kedi getirmesini öğreniyoruz. Ama yeni kediyi hiçbir zaman sevmez. Eskisini özler. O, çocukluk anılarını bir bir paylaşırken, bizi de zaman zaman kendi dünyasına çekiyor.

"Gerçeklik dediğim şey, içi korkunç kâbuslar ve felaketlerle dolu kasvetli bir doğum günü pastasının üstündeki ince krema tabakasıydı."

Kitabın geneline bakacak olursam, hüzünlü bir anlatım olduğunu söyleyebilirim. Kasvetli bir hava hakim yani. O hava, daha ilk sayfadan kendisini belli ederek, okura empoze ediliyor. Gaiman'ın bu kitabı, bu yönüyle diğerlerinden ayrılarak kendine daha farklı bir kulvarda yer buluyor.

Hem zaten Gaiman bu kitap için şöyle diyor: "Anansi Çocukları'ndan sonra yazdığım ilk yetişkin kitabı." Charlie ve Örümcek'in hikayesi bile "yetişkinlik" baz alındığında Yolun Sonundaki Okyanus'tan bir basamak aşağıda kalır.

Uzunca bir hikaye aslında Yolun Sonundaki Okyanus, ama kısa roman demek de pek tabii mümkün. Neil Gaiman'ın hedefi zaten kısa bir hikaye yazmakmış sonra hızını alamamış ve bir novella yazdığını fark etmiş ama durmamış, biraz daha yazmış ve sonra bu kısa roman ortaya çıkmış. Kitabın yazılış öyküsü kısaca budur.

Son sayfayı da okuyup kitabın kapağını kapattıktan sonra hüzünlü bir gülümseyiş oluştu yüzümde. Buruk bir mutluluk. Sebebini tam olarak bilmiyorum fakat bu olasılık dışı hikayeyi okurken hep gerçek olduğunu düşlediğim için olabilir, yine de emin değilim.

Biraz daha uzun olsaydı bu kısa romancık, hem karakterlerle daha fazla vakit geçirmiş olurduk hem de onlar hakkında daha fazla bilgi edinebilirdik. Gaiman, hikayenin gizemli bir şekilde başlayıp, gizemli bir şekilde devam edip, gizemli bir şekilde de bitmesini istemiş olacak ki, böyle karar vermiş. Saygı duymak gerek. Bu kadarına da şükretmeli ve yetinmesini bilmeliyiz aslında.

Hemen araya şu bilgiyi de sıkıştırmak istiyorum: Yolun Sonundaki Okyanus'u birkaç yıl içerisinde Tom Hanks yönetmenliğinde beyazperdede izleyebileceğiz. Kişisel fikrim şöyle Tim Burtonvari kasvetli fakat kasvetli olduğu kadar da eğlenceli bir filmle karşı karşıya olabileceğimiz yönünde. İşin arkasında Tom Hanks gibi bir ustanın da oluşu, Gaiman okurlarını bir hayli heyecanlandırıyor elbette.

Son Söz:

Bu kitabı Neil Gaiman tarzına aşina olmayanların beğenmeyebileceğini, Gaiman okumaya kesinlikle bu kitaptan başlanılmaması gerektiğini, önceki kitaplarından (Mezarlık Kitabı ve Yokyer gayet uygun) birini veya birkaçını okuduktan sonra Yolun Sonundaki Okyanus'u okumaları gerektiğini hatırlatmakta yarar var.

Bilmiyorum, belki o anki ruh halimle alakalıdır ama gerçekten çok etkilendim ben. Belki de anılarımın ağırlığından ve onları taşıyamayacak konumda olmamdan kaynaklanıyordur.

Neil Gaiman güzeldir yahu.

Okuyunuz.

3 Eylül 2014 Çarşamba

İnsancıklar - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski



Dostoyevski'den okuduğum ilk kitap değil bu. Yanılmıyorsam yedinci sınıfta iken Suç ve Ceza'yı okumuştum. O yıllarda, bir kitabın çevirisinin iyi mi kötü mü olduğuna karar verecek bir donanıma sahip değildim. Bu yüzden hangi yayıneviydi ve çevirmeni kimdi, hatırlamıyorum. İşbu sebeple Suç ve Ceza elbette ki tekrardan okunacak. Fakat şu anki konumuz Suç ve Ceza değil, Dostoyevski'nin ilk romanı: İnsancıklar.

Geçtiğimiz günlerde Tutunamayanlar'ı okudum ve Oğuz Atay'a olan hayranlığımı birçok yerde dile getirdim. Oğuz Atay'ın da en sevdiği yazarın Dostoyevski olması sebebiyle, bu edebiyat profesörünün yazdığı her şeyi okumaya karar verdim. İşe en baştan başlayayım dedim ve Dostoyevski'nin yazmış olduğu ilk romanı İnsancıklar'ı aldım, okudum, beğendim, biraz da etkilendim.

Dostoyevski okumaya kronolojik olarak devam edeceğim elbette, sıradaki kitap İkiz. Fakat şimdi biraz İnsancıklar'dan bahsetmem gerek.

İnsancıklar, biraz farklı bir roman. Şöyle ki, kitap mektuplardan oluşuyor. İki kişinin birbirine yazdığı mektuplar. Bu mektuplar, Makar Alekseyeviç ve Varvara Alekseyevna'nın hayatlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Birbirlerine tüm içtenlikleriyle yazdıkları bu mektuplar, okurda derin etkiler bırakmayı başarıyor. Roman, bir yandan 19.yüzyıl Rusya'sını resmededursun, diğer yandan da birbirlerine sıkıca bağlanmış olan bu iki insanın sonunun nereye varacağını merak ettiriyor. Dostoyevski'nin iki farklı insanın duygularını ustaca kağıda dökmüş olması, daha ilk kitabından bir kült olacağının habercisi adeta.

İlginç bir finalle noktalanan İnsancıklar, en azından bende derin bir etki bırakmayı başardı. Çok sevdim kitabı ve inanıyorum ki Dostoyevski okumaya devam ettikçe bu adamı çok daha fazla sevecek ve her romanında etkilenmeye devam edeceğim.

"Hatıralar mutlu olsun, kederli olsun, hep acı verir." -Varvara Alekseyevna.

"Ölümün ne gün ne de saat bildiğini düşünmek çok hüzünlü... Hiç yoktan ölüveriyor insan." -Makar Alekseyeviç.

29 Ağustos 2014 Cuma

Roman Gibi - Daniel Pennac


Kitaplara ve Okumaya Dair

"Yalnız, biz "pedagoglar", aceleci tefecileriz. "Bilgi"yi alinde tutan kişiler olarak, karşılık beklemeden vermeyiz. Geri ödenmesi lazımdır. Hem de çabuk! Yoksa, kendi kendimizden şüpheleniriz." -Daniel Pennac.

Kapağında da yazdığı üzere, kitaplara ve okumaya dair romanımsı bir kitap. Roman değil, hikaye de değil, bilimsel de değil. Ne peki bu kitabın türü? Örnekler ve açıklamalarla dolu gayet güzel bir dille yazılmış keyifli bir okumalık. İnce fakat bir çırpıda bitirilebilecek bir kitap da değil. Not alınarak okunsa daha iyi olur düşüncesindeyim.

Peki ne yapmış bu kitapta Daniel Pennac? Edebiyatın dev isimlerinden ve onların dev eserlerinden bahsetmiş satır aralarında. Bazılarında spoiler vermeyi de ihmal etmemiş tabii. Bu yüzden kendisine zaman zaman hayıflandım. Özellikle Tolstoy'un Savaş ve Barış'ından bahsederken bir anda sonunu söylemez mi, kaldım öyle birkaç dakika. Gerçi bu zamana kadar okumamış olmak da kendimi suçlu hissettirdi.

Bu kitabın, okumam gereken kitaplarla ilgili bana bir klavuz oluşturduğunu fark etmemse çok zor olmadı. Yer alan bütün kitap ve yazar isimlerini not alarak kendime bir okuma planı hazırlayacağım.

Günlük şu kadar okunursa haftalık ve aylık şu kadara tekabül eder gibisinden ince hesaplar da yapmış yazar ve "kitap okumaya zaman ayıramıyorum" diyenlerin aslında abarttıklarını, kitap okumanın çok basit olduğunu vurgulamış. Ve bence bu tip tespitlerinde son derece haklıydı.

Son olarak "Kitap Okurunun Hakları"ndan bahsetmiş Pennac. On maddeye ayırmış ve bunları tek tek açıklamış. Yer yer komikti bu maddeler ama genel anlamda da mantıklıydı. Zaten kitaptaki her şey bir mantık çerçevesine oturtulmuş, bu yüzden yazdığı hiçbir şey abartı veyahut saçma değil.

Çocukları kitap okumayan ebeynler, kitap okumaya zaman ayıramadığını söyleyenler, kitap okumayı seven kişiler, yani kısacası herkesin okuması gereken yararlı bir kitap Roman Gibi.

Bu da kitabın son sayfasından bir alıntı:

"İnsan hayatta olduğu için ev yapar, ama ölümlü olduğunu bildiği için kitap yazar. Sürü halinde yaşadığı için topluluk içinde oturur, ama yalnız olduğunu bildiği için okur. Bu okuma ona, başka bir arkadaşın yerini almayan ama bir başka arkadaşlık tarafından da yeri doldurulamayacak bir yoldaşlık sağlar. Kaderi üzerine kesin bir açıklama getirmez, ama hayatla onun arasında sıkı bir suç ortaklığı örer. Hayatın trajik saçmalığını aydınlatırken, çelişkili yaşama mutluluğunu anlatan çok küçük ve gizli suç ortaklıklarıdır bunlar. Öyle ki, okuma gerekçelerimiz en az yaşama gerekçelerimiz kadar gariptirler. Ve hiç kimse bize bu yakınlığın hesabını soramaz."

Doktor Ox'un Deneyi - Jules Verne


"Bütün kesinlemeler tatsız geri dönüşlere yol açar." -Jules Verne

Jules Verne ustamızın en kısa romanlarından birisi Doktor Ox'un Deneyi. Rahatlıkla uzun bir öykü (novella) olarak değerlendirebiliriz. Bu kitap, İthaki Jules Verne Kitaplığı'nın ilk sırasında yer alıyor ve ben de tercihimi bundan yana kullandım.

Tek oturuşta bitebilecek bir kitap fakat ben iki seansa yaydım. Yine Jules Verne'in o bilindik diliyle kurgulanan hikaye, ufak sırlarını finale dek koruyor. Fakat dikkatli bir okur olarak bu sırları erkenden keşfettiğim için kitabın sonunda herhangi bir sürpriz yaşamadım. Ama okuma zevkimi baltaladı mı? Asla. Hatta öykü bana kalırsa kısaydı ve yeterince detay yoktu. Bir bu kadar daha sayfa olsa idi ve kurgu genişleseydi çok daha güzel olabilirdi fakat yine de sevdim ben olayı ve olayın esprili bir dille okura aktarılmasını.

Haritalarda dahi bulunmayan Quiquendone adlı kentte yaşayan Flaman halkı çok ağırkanlı insanlardır. Kentin ileri gelenlerinden Belediye Başkanı Van Tricasse ve danışmanı Niklausse sık sık bir araya gelecek kentin sorunları hakkında konuşurlar ama bu görüşmelerde zaman o kadar yavaş akar ki, hiçbir soruna çözüm bulunamadan tekrar ayrılmış olurlar. Bu şekilde sürekli tekrarlanır bu olay ve kente hiçbir yenilik gelmez. Nişanlılık süresinin on yıl kalması ve ardından evliliğin gerçekleşmesi, yangının gerekli toplantılar yapılmadığı ve herhangi bir kararın çıkmadığı için yanmaya devam etmesi gibi olaylar da bu çok yavaş hareket eden insanların yaşantıları için verilebilecek örneklerden bazıları.

Işıklandırmadan bile yoksun olan Quiquendone şehrine bir gün Doktor Ox adlı bir bilimadamı ve asistanı Ygene gelirler. Quiquendonelular'ın aksine bu iki adam oldukça enerjiktirler ve kentin bu sıra dışı haline bir anlam yüklemekte zorlanırlar. Doktor Ox, kentin aydınlatma işini üstlenir ve hiçbir ücret de talep etmez. Kentin ileri gelenleri böylesine olumlu bir gelişmeyi değerlendirerek bu projeyi Doktor Ox'a emanet ederler.

Doktor Ox, oksijen ve hidrojen karışımı bir gaz olan oksihidrat kullanarak şehri aydınlatacaktır lakin planları sadece bundan ibaret değildir. Ox, Flamanlar üzerinde bir takım değişiklikler yapmayı amaçlamaktadır ve deneyini gerçekleştirmek için asistanı ile birlikte işe koyulurlar. Kısa sürede de işler çığrından çıkar.

Daha fazla detaya girmeyeceğim çünkü roman oldukça kısa zaten, alıp bir çırpıda okuyabilirsiniz. Sıradaki Jules Verne kitabımı henüz belirlemedim fakat okuduğumda yine burada yorumlayacağım büyük ihtimalle.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Emmy Ödülleri 66. Kez Sahiplerini Buldu

Dün gece Los Angeles'taki Nokia Tiyatrosu'nda düzenlenen törenle birlikte Emmy Ödülleri 66. kez sahiplerini buldu. Törenin sunuculuğunu ise ünlü oyuncu Seth Meyers yaptı.

Hiç kuşkusuz törene damga vuran olay Bryan Cranston'ın, Julia Louis Dreyfus'a tebrik öpücüğü oldu.

Törende birbirinden ilginç anlar yaşandı ve özellikle bazı kategorilerde sürprizler gerçekleşti. Breaking Bad'in veda gecesi olması sebebiyle, ödüllerin büyük bir çoğunu kucaklamasını şahsen normal buluyorum. Emmy son kez saygı duruşunda bulundu böylece ve dizinin şanına yaraşır bir gece oldu. Bryan Cranston, Aaron Paul, Anna Gunn ödülü kucaklayan isimler oldu. Cranston sahneye çıkarken tüm salon ayakta alkışladı ve ödülü alırken utandığını, asıl hak edenin Matthew olduğunu söyledi. Bunun yanı sıra En İyi Senaryo Ödülü de IMDb'de 10 tam puan alan Ozymandias bölümüne gitti. Son olarak En İyi Drama Dizisi yine, yeniden Breaking Bad seçildi.

Kişisel kanaatimce 2014'ün ve televizyon tarihinin en iyi dizilerinden biri olan True Detective, büyük ödüllerde kelimenin tam anlamıyla çuvalladı. Bunun da en büyük sebebi kesinlikle HBO'dur. Breaking Bad gibi bir gerçeği görmezden gelen HBO, True Detective'i mini dizi dalında değil de, Drama dalında aday gösterince, hüsrana uğramaları kaçınılmaz oldu. Breaking Bad'in enfes son sezonu ile True Detective'i bir tutmak saçmalığın daniskası olurdu ve oldu da. HBO çok büyük bir kumar oynadı ve kaybetti. Çok da yazık oldu. Matthew McConaughey ve Woody Harrelson gibi oyuncuların bu enfes dizi ile birer Emmy almaları şahane olurdu. Büyük bir şansı yitirmiş oldular böylelikle. Mini dizi dalında aday gösterilselerdi, işte o zaman hak ettikleri ödülleri alırlardı. Gecenin en büyük hayal kırıklığı idi bu bence. HBO hata yaptı.

Peter Dinklage'in bu sezonki efsane performansı da bir ödülü hak ediyordu lakin o kategoride ipi göğüsleyen kişi Aaron Paul oldu. Dinklage ilerleyen yıllarda elbet alacaktır yine, buna eminim.

Bu sezonun flaş dizilerinden Fargo ise geceden 2 ödülle ayrıldı ve bu sene True Detective'le birlikte en iyilerden biri olduğunu kanıtladı. Fakat Bily Bob Thornton ve Tom Hanks'in oğlu Colin Hanks'in de ödül almasını isterdim. Böyle muazzam performanslar ödülsüz kaldı.

Sherlock ise toplamda 3 ödülün sahibi oldu. Benedict Cumberbatch ve Martin Freeman'ın birlikte ödül almaları güzel olsa da, ikisinin de törene gelmemiş olması üzücüydü.

En sevindiğim ödüllerden birisi de hiç kuşkusuz American Horror Story'deki oyunculuğu ile Jessica Lange. Aslında her ne kadar "Asylum" sezonu ile ödülü hak etse de, Coven'daki performansı da küçümsenemeyecek kadar iddialıydı.

House of Cards da gene eli boş dönenler arasındaydı. Kevin Spacey gibi bir adamın ödül alamıyor olması Amerika'daki oyunculuk sınırının ne kadar yükseklerde olduğunu gösterir kesinlikle.

Komedi kategorisinde ise En İyi Dizi Ödülü Modern Family'e gitti. Jim Persons ise 7.kez aday olduğu Emmy'nin 4.kez sahibi oldu.

Son olarak Hell on Wheels ve Hannibal gibi dizilerin yıllardır hakkının yendiğini belirtmek isterim. Sanırım Emmy jürisi bu iki diziyi izlemiyor. Bu durumun başka türlü bir açıklaması olamaz çünkü.

Ve işte kazananlar listesinin tümü:

Drama Dalında En İyi Dizi: Breaking Bad

Drama Dalında En İyi Senaryo:  Moira Walley-Beckett, Breaking Bad

Drama Dalında En İyi Yönetmenlik: Cary Fukunaga, True Detective

Drama Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Aaron Paul, Breaking Bad

Drama Dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Anna Gunn, Breaking Bad

Drama Dalında En İyi Kadın Oyuncu: Julianna Margulies, The Good Wife

Drama Dalında En İyi Erkek Oyuncu: Bryan Cranston, Breaking Bad

Komedi Dalında En İyi Dizi: Modern Family

Komedi Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Ty Burrell, Modern Family

Komedi Dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Allison Janney, Mom

Komedi Dalında En İyi Senaryo: Louis C.K., Louie

Komedi Dalında En İyi Yönetmenlik: Gail Mancuso, Modern Family

Komedi Dalında En İyi Erkek Oyuncu: Jim Parsons, The Big Bang Theory

Komedi Dalında En İyi Kadın Oyuncu: Julia Louis-Dreyfus, Veep

En İyi Reality Şov/Yarışma Dalında: The Amazing Race

En İyi Tv Filmi Dalında: The Normal Heart

En İyi Mini Dizi Dalında: Fargo

Mini Dizi Tv Filmi Dalında En İyi Senaryo: Steven Moffat, Sherlock: His Last Vow

Mini Dizi Tv Filmi Dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Kathy Bates, American Horror Story: Coven

Mini Dizi Tv Filmi Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Martin Freeman, Sherlock

Mini Dizi Tv Filmi Dalında En İyi Erkek Oyuncu: Benedict Cumberbatch, Sherlock

Mini Dizi Tv Filmi Dalında En İyi Kadın Oyuncu: Jessica Lange, American Horror Story Coven

26 Ağustos 2014 Salı

80 Günde Devri Alem - Jules Verne


Okuduğum ilk ciddi Jules Verne romanı. Evet, gerçekten de öyle. Küçükken okuduğumu hatırladığım o ince (kısaltılmış) Verne kitaplarının hiçbirini saymıyorum.

Başladığım birkaç romandan tat alamayınca onları, sonra devam etmek üzere bir kenara bırakmış ve kitaplığımda bulunan 1971 baskısı Jules Verne'i elime almıştım. Zaman zaman kitap sohbetleri yaptığım bir amca tarafından bana hediye edilen bu baskı De Yayınevi'nden çıkmış ve tam metin olduğu yazıyor. Eski kitap kapaklarının bir karizması olduğundan, bir anda çok çekici geldi ve başldım. Daha başlar başlamaz da çok eğlenceli bir kitapla karşı karşıya olduğumu fark ettim.

Kitabı yarıladığım esnada, yaptığım Jules Verne araştırmaları sonucunda İdefix'te 20 kitabın takım olarak satıldığını gördüm ve kitapçım aracılığıyla sipariş verdim. Kitaplarım geldi ve İthaki'nin 80 Günde Devri Alem'i ile, De'nin Seksen Günde Dünya Gezi'sini biraz karşılaştırdım. Elbette İthaki'nin çevirisi daha iyiydi, (ve hazır konu açılmışken 46 kitaplık Jules Verne dizisi için İthaki'yi tebrik ediyorum) ve punto farklılıkları dolayısı ile de daha kalın görünüyordu. Fakat ben yine de kitabı nostaljik De baskısından okuyup bitirdim. Yıllar sonra İthaki baskısından tekrar okumaya da karar verdim ayrıca. Fakat ilk önce İthaki'nin Jules Verne kitaplığını yutmam gerekiyor. Sıradaki kitabım Doktor Ox'un Deneyi. Ama önce -daha bilinir adıyla- 80 Günde Devri Alem'in içeriğinden bahsetmek gerek.

Phileas Fogg soylu bir İngiliz beyefendisidir ve çok sakin bir mizaca sahiptir. Dakik olmasıyla ünlüdür ve aynı zamanda çok da dürüst bir adamdır. Bir gün arkadaşlarıyla kulüpte iken dünyanın çevresini 80 günde dolaşabileceğini söyler ve arkadaşları buna inanmazlar. Bir iddiya girilir, Fogg, 80 günde dünyanın çevresini dolaşıp, kararlaştırılan gün ve satte kulüpte olacaktır. Çok zor bir ihtimal de olsa, laf ağızdan bir kere çıkmıştır artık ve geri dönüş yoktur. Fogg, derhal eve gider ve daha o gün işe yeni girmiş olan uşağı Passepartout'a hazırlanmasını ve bir yolculuğa çıkacaklarını söyler. İlk başta bu durum karşısında afallayan Passepartout, efendisinin talimatlarını yerine getirir ve yolculuk başlar.

Efendisi ve Pasaportout, 80 günde dünyayı dolaşabilecekler midir? Bu kitabın sonunda belli oluyor elbette ve işte o şaşırtıcı sona kadar yaşanan maceralar silsilesi okurda güzel bir etki bırakıyor. Bu ikilinin arkasına Fogg'u suçlu zannedip takılan bir de polis hafiyesi Fix bulunmakta. Dünyanın çeşitli ülkelerinde çeşitli maceralar yaşanır ve bazen komik bazen de tehlikeli sayılabilecek badireler atlatılır.

Jules Verne'in olayları öyküleştirmede kullandığı dil oldukça sade ve eğlenceli. Evet, okuru şaşırtan bir sonla bitiyor kitap ve Verne'in zakasına hayran kalıyoruz.

Jules Verne gibi bir dehayı okumaya başlamak için bence çok ideal bir kitap 80 Dünde Devri Alem.

24 Ağustos 2014 Pazar

12 Yıllık Esaret - Solomon Northup



Solomon Northup'ın Olağanüstü Gerçek Hikayesi

Kitaba başladıktan sonra gerek anlatım, gerekse yayınevinin türlü sorunları nedeniyle bir türlü ısınamamış ve henüz yüzünce sayfaya dahi gelmeden bir kenara bırakmıştım. Fakat bu bir yarım bırakma değil, sonra devam edeceğim anlamına geliyordu. Birkaç kitap okuduktan sonra tekrar kitaba döndüm ve kaldığım yerden devam ederek bir çırpıda bitirdim.

Yayınevi resmen satmasın diye basmış kitabı. İğrenç bir çeviri ve istisnasız her sayfada kelime hataları. Yine de, büyük bir sabırla okudum. Zodyak Kitap'ı çeviri ve redaksiyonun berbatlığı sebebiye kınıyorum. Aslında Solomon Northup adlı kişinin asıl mesleği yazarlık olmadığından, ilk başlarda bu tip cümleleri normal karşılıyordum fakat okumaya devam ettikçe, bu suçun yazara değil, çevirmene ait olduğunu anladım.

Her neyse. Yine de tüm bunların kitabın güzelliğini gölgelemesini istemiyorum. Umarım Zodyak Kitap diğer baskılarda biraz olsun düzenlemeye gider.

Kitaptan bahsedecek olursam eğer, 1800'lü yılların ortalarında yaşanmış gerçek bir hikaye bu. Solomon Northup adlı özgür bir adam, bir gün tanımadığı iki adam tarafından kaçırılır. İş teklif etme amacıyla yakınlaşan bu iki adam, fazla içki sebebiyle sızıp kalan Northup'ı kaçırır ve ABD'nin bir diğer ucuna köle olarak satarlar. Uyandığında kendini zincirlere bağlı bir şekilde bulan Northup için 12 yıl sürecek olan esaret hayatı başlamış olur.

Yıllarca büyük işkencelere maruz kalır, defalarca ölümden döner fakat yine de aslında özgür bir adam olduğunu sır gibi saklayarak tüm bu olanlara boyun eğer. Günün birinde ise, çiftliğe çalışmak için gelen Bass adlı marangozun, köleliğe karşı olduğunu sahibi Epps ile konuşmalarına kulak misafiri olarak öğrenir. Kurtulması için son umuttur Bass ve bütün cesaretiyle konuyu Bass'e açar. Bu iyi niyetli adam bu durumu sır gibi tutarak kurtarılması için elinden geleni yapacağını söyler. Yapar da. Solomon Northup, marangoz Bass tarafından özgürlüğüne kavuşturulur. Hatta bunu kitapta şu şekilde ifade eder:

"Sır açığa çıkmıştı, gizem çözülmüştü. Karanlık ve kasvetli günlerinde on iki yıl boyunca yürüdüğüm kalın, siyah bulutun arasından, özgürlüğüme ışık tutacak yıldız çıkıvermişti."

Her şeyden önce, köleliğin nasıl iğrenç bir şey olduğunu anlamak açısından, bizzat bu acıları yaşayan kişi tarafından yazılmış bu kitap okunmayı hak ediyor. Sadece bir insanın hikayesini okuyoruz burada belki ama böyle binlercesi olduğunu da unutmamamız gerekiyor.

Dünya üzerine ayak basmış olan bütün insanlar eşittir. Irkçılık ve kölelik ise lanetlenmesi gereken iki aciz kelimedir.

"Hayat, yaşayan her canlının kıymetlisidir. Yerin üzerinde sürünen solucan bile onun için mücadele edecektir."
"Hakikaten, en çok hangisinden korktuğuma karar vermek zordu: Köpekler, timsahlar ya da insanlar!"
"Adaletsiz sitemin etkisi illa ki hissiz ve zalim bir ruh yetiştirir. Birlikte eşit doğduklarının arasında insancıl ve cömert olarak görülenlerin bağrında bile."
Not: Aynı adlı 2013 yapımı Hollywood filminin başrollerinde Chiwetel Ejiofor,  Michael Fassbender, Benedict Cumberbatch,  Lupita Nyong'o,  Paul Giamatti, Brad Pitt, Srah Paulsen gibi isimler bulunmakta. Film hakkındaki yazım da şurada.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Kuzey Rüzgarı'nın Ardında - George MacDonald



Okuyalı birkaç ay oldu fakat bir yorum yazmadığımı fark ettim. Şöyle hatırladığım kadarıyla, keyif kaçırıcı bilgiler olmaksızın bir şeyler yazdım.

Kuzey Rüzgarı'nın Ardında, Tolkien'in, "Beni en çok etkileyen yazarların başında gelir," dediği George MacDonald'ın kaleminden çıkan fantastik türde bir kitap.

Tolkien'in "fantastik edebiyatın babası" olduğunu söyleyenlerin," kendi ağzından çıkan bu cümleyi duyduklarında ufak bir şok geçirecekleri aşikar. Kişisel olarak Tolkien'in "türün kralı" ilan edebilirim rahatlıkla fakat bu genelleme olur yine de. Bu yüzden high fantasy türünün tartışmasız lideri demek daha doğru bir tabir olacaktır. İşte, George Macdonald ise şehir fantastiği olarak adlandırılan türün temellerini atmış ve bununla da kalmayıp, masalsı bir hava katarak da kitabını güçlendirmiştir. Belki de o zamanlarda sadece "masal" olarak adlandırılıyordu sadece, kim bilir?

Kitabın konusu ise kısaca şöyle: Elmas adlı, yaşına göre çok zeki ve hayal gücü sınırsız bir çocuğun korkusuzca süren yaşamı öğrenme savaşı. Hayata bakış açısı her zaman olumlu, herkese ve her şeye karşı iyi niyetli, yaşanabilecek kötü durumlara karşı her daim hazırlıklı, ufak şeylerde dahi mutlu olmasını bilen, saf iyilikten doğan yardımseverliğini gerektiği gibi kullanarak ailesi dahil birçok insana katkısı bulunan, aşırı zeki olduğu için, bazen diğer çocuklar tarafından aptal olarak adlandırılan fakat bunları bir iltifat kabul edip moralini bozmadan hayatına devam eden, kimilerince de "Tanrı'nın Bebeği" olduğu söylenen bir "melek" Elmas.

Yazar küçük bir çocuk üzerinden o dönemi çok iyi anlatmış. Aile yapısını ve bir ailenin diğer insanlarla ilişkisini güçlü diyaloglar eşliğinde sunmuş bizlere. Elmas'ın geniş hayal gücü biz okurları da beraberinde sürüklüyor. Böylesine küçük bir çocuğun böylesine zeka küpü olmasına ilk başlarda şaşırsak da, bir süre sonra alışıyoruz.

Elmas'ın, Kuzey Rüzgarı ile olan dostluğu hikayenin temel noktası. Kuzey Rüzgarı'nın sırtında türlü türlü maceralara yelken açan karakterimiz ayrıca yeni şeyler öğrenmeye de bir hayli meraklıdır. İşte bu sayede Kuzey Rüzgarı ile olan sohbetlerinden türlü türlü yeni bilgiler öğrenir ve tabii ki onunla birlikte biz de.

George MacDonald'ın Elmas adlı çocuk karakterini ben aslında Jose Mauro de Vasconcelos'un Şeker Portakalı'ndaki Zeze'ye benzettim biraz da. Hangisi daha önce yazılmış diye şöyle bir bakındım ve Zeze'nin Elmas'dan esinlenilerek yaratılmış bir karakter olabileceğine kanaat getirdim.

Her neyse. Lafı daha fazla dolandırmadan şunu söyleyebilirim ki, hayatınız fantastik kitaplar çevresinde geçiyorsa, Kuzey Rüzgarı'nın Ardında'yı okumamanız için hiçbir sebep yok. Ve sevmemeniz için de.

"Sevdiğim şeyleri sevmeme neden olan, aslında orada yaşayan insanlarmış." -Elmas.

"Büyük erdemler, onlara sahip olmayanlara, daima biraz salakça görülürler."

29 Temmuz 2014 Salı

Orange is the New Black (1. Sezon)



İlk defa bir Netflix dizisi izledim. Aslında uzun zamandır House of Cards'ı izlemeyi düşünüyordum fakat anlık bir karar ile Orange Is the New Black'e başladım ve bir çırpıda da ilk sezonunu bitirdim. Bildiğiniz üzere Netflix kanalı dizilerini bölüm bölüm değil, sezon sezon yayınlıyor. Evet, çok ilginç bir politika ama şu an bana bir yararı olduğunu söyleyemem. Birinci sezon zaten geçen sene yayınlanmıştı, ikinci sezonun çevirileri ise benim ilk sezonu izlediğim anda tamamlandı. Ama mecburen üçüncü sezonu beklemek zorundayım. Her neyse. Diziden bahsedeyim ben.

Orange Is the New Black bir hapishane dizisi. Aklınıza hemen OZ ve Prison Break gibi diziler gelmiştir muhtemelen fakat bu dizinin onlardan kocaman bir farkı bulunmakta: Konu erkekler hapishanesinde değil, kadınlar hapishanesinde geçiyor. Bu da, diziyi televizyon tarihindeki ender yapımlar kategorisine sokmaya yetiyor.

Tabii hemen burada bir parantez açmak gerekiyor: Dizi, aynı adlı kitaptan uyarlama. Yazarımız Piper Kerman da yine dizinin baş karakteri konumunda. Anlayacağınız, bu 1993 yılında başlamış ve on beş ay sonrasında sonlanmış gerçek bir hikaye.

Piper Kerman, son derece iyi bir aile tarafından yetiştirilmiş tahsilli, zeki bir kadındır. Günün birinde Alex Vause adlı bir kadına aşık olan Piper, uzun süreli bir ilişki yaşar. Gayet şatafatlı bir hayata yelken açmıştır ve paralar adeta havada uçuşmaktadır. Bu yeni yaşama kapılan Piper Kerman, paranın kaynağının uyuşturucu karteli olduğunu ve kendi isminin de içerisinde bulunduğunu yıllar sonra öğrenecektir. Öğrenmekle de kalmayıp, on beş aylık hapis cezasını çekmek zorunda kalacaktır.

İşte tüm bunlar yaşanmış ve bitmiş bir şekilde başlıyor dizi. Piper Kerman, Alex adlı kadından sonra kendisine bu sefer Larry adında yakışıklı bir erkek bulmuştur. Cinsel tercihi dahil hayatında birçok şey değişmiş bir halde, hapishaneye gitmek üzere son hazırlıklarını yapmaktadır. Nişanlısı konumundaki Larry, arabayla sevgilisini hapishaneye bırakır ve Piper için hapishane hayatı başlar.

Bu andan sonra, biz de izleyiciler olarak kadınlarla dolu bir hapishanede yaşanan olayları izlemeye başlıyoruz. Ama arada sırada kameralar Piper'ın sevgilisi Larry'i ve Piper'ın hayatındaki diğer insanları da gösteriyor. Bir hapis cezasının tüm bu karakterler üzerindeki etkileri çok güzel bir şekilde aktarılıyor izleyiciye.

Hapishanede birbirinden ilginç kişilerle tanışır Piper ve yeni yaşam alanına ayak uydurmaya çalışır. Fakat bu, onun için hiç de kolay olmayacaktır. Amacı hiçbir belaya bulaşmadan hapishanedeki süresini doldurmaktır lakin bela sürekli onun başındadır. Çok zor günler geçirir Piper ve bu da ilerleyen zamanlarda daha da zor günler geçireceğinin habercisidir.

Eski sevgilisi Alex'in de aynı hapishanede yer alıyor olması sebebi ile, eski defterler bir kez daha açılacak ve Piper-Alex-Larry üçgeni gittikçe daralacaktır. Bu üç karakter arasındaki çatışma izleyiciler açısından olumlu elbette. Senaryo ve oyunculukların da güzel olması diziyi daha da çekici hale getiriyor. En beğendiğim oyunculardan ikisi Taylor Schilling (Piper Chapman) ve Pablo Schreiber (George 'Pornstache' Mendez).

Ve bir de, daha ilk bölümden HBO'nun efsane hapishane dizisi OZ'a gönderme yapılması hoşuma giden noktalardan bir diğeri idi. Bahsettiğim sahneyi bırakıyorum aşağıya:

https://scontent-a-vie.xx.fbcdn.net/hphotos-xfp1/t1.0-9/983742_712774092121664_8460930743217603483_n.png

Velhasıl kelam, ilk sezon itibarıyla ben diziyi beğendim. İkinci sezonu da yakın bir tarihte izlemeyi umuyorum.

Hapishane yapımlarından hoşlananlara önerilir.

Not: Kitap kısa bir süre önce April Yayıncılık'tan çıktı. Dizinin ardından onu da okumayı planlıyorum. Diziye başlamadan önce çıkmış olsaydı ilk olarak kitabı okumak daha iyi olabilirdi tabii.

17 Haziran 2014 Salı

Kan Muskaları 2. Kitap: Alametler - Hamit Çağlar Özdağ



İlk kitap yorumum şuradadır ve yazının geri kalanında spoiler vardır, bilginize.

Serinin ikinci kitabı Alametler, ilk kitaba oranla daha aksiyonlu. İlk kitap karakterleri tanıma evresi ve Anstorra'daki yaşamları üzerineydi fakat geniş bir açık kapı bırakarak final yapmıştı Hamit Çağlar Özdağ.

Alametler'de o geniş kapıdan giriyoruz ve uzunca bir süre de çıkamıyoruz.

Karakterlerimizi bıraktığımız andan dört yıl sonrasında buluyoruz. Urdeed ve Quinne evlendikten sonra bir dağ evine çekilmişlerdir. İkiz bebeklerinin doğumda ölmeleri sonucu büyük bir travma atlatan ikili, çok zor günler geçirmişlerdir. Alekva, ağbilerinin yanında ticaretle uğraşmakta, Dardok, Mylitsi, Mikelian, Cborrak ve Fislip de ayrı ayrı şehirlerde hayatlarını idame ettirmektedirler. Yani kısacası Kanlı Ozanlar'ın  tüm üyeleri birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmışlardır ve grup dağılmıştır.

İşte böyle bir ortamda açılıyor kitap. Okur ise ister istemez şüpheleniyor, ilk kitaptaki havayı bulamama korkusu bu şüphelerden yalnızca biri.

Kanlı Ozanlar'ı tekrar bir araya getiren şeyse, içlerindeki milliyetçilik duyguları. Azap tarafından tutsak edilen eski imparator Amirhak'ı serbest bırakmak ve tekrar yönetici ilan etmek için düşüyorlar Alametler'in peşine. Ekip üyeleri uzun bir giriş bölümüyle tek tek toplanıyorlar. Özdağ'ın sayfalar süren betimlemeleri, öykünün gücüne güç katıyor.

İlk kitabı betimlemeler sebebiyle Zaman Çarkı'na benzetmiştim, bu kitapta ise ufak bir benzerlik daha sezdim. Hamit Çağlar Özdağ'ın Solaklar'ı, Robert Jordan'ın Trolloclar'ını andırdı biraz bana. Kötülüğün hizmetkarı olan bu yaratıklar, birçok kez Kanlı Ozanlar'a musallat oldular.

Bu kitapta ekibe yeni katılan isimler de yok değildi. Neytala adlı geminin kaptanı Şiy kızı Denlemiz ve konuşan bir çiçek olan Laltum Çiçeği bunlardan yalnızca ikisi.

Bu yolda yine büyük kayıplar verir ekip. İlk kitapta Tırpıs'ı yitirmiştik, bu kitapta ise Denlemiz, Mikelian ve Quinne'ye veda ettik. En çok Quinne'nin ölümüne üzülsem de, diğerleri de bir hayli beklenmedik ve üzücüydü. Ölümler haricinde geriye kalan karakterler de asla eskisi gibi değiller. Urdeed başta olmak üzere tüm ekip büyük bir değişiklik geçirdi. Bu da yazarın karakterlerini cesurca kullandığına bir kanıt. Ama elbette bir George Martin değil.

Eleştireceğim noktalardan birisi şu: Bölüm başlıkları hafiften spoiler veriyor bölüm boyunca yaşanacak olanlara dair. Yani en azından ben, birçok bölümde ne olacağını önceden sezebildim. Ve bir diğer nokta da tabii ki kitap kapakları. İlk kitap yorumumda  bahsetmiştim fakat yine değinmek istiyorum.

Tanımadığım biri tarafından şöyle bir yorum geldi cevap olarak: "ılk kapaga baktıgımda asla korku gormuyorum tam aksıne Urdeedin yasadıgı acılar topraklarından suruklenılıp atılması ıcındekı ıntıkam duygusu kafasındakı karısıklık , öfkenın ve gücün otesınde ıcındekı cocugun korkak gozlerle bakarken bunu bellı etmeden guclu gozukmeye calısması .. kırlenmıs yıpranmıs ellerı hayata nasılda tırnakları ıle kazıyarak tutunduklarını gosterıyor adeta .."

Yorumu düzenlemeden, olduğu gibi aktardım. Şimdi o kişiye cevap vereyim: İlk kitap olan Anstorra'nın kapağındaki kişi Urdeed değildir. Kısacası kitap kapaklarının karakterlerle bir alakası yoktur. Yazarın betimlemeleriyle Urdeed'in öyle biri olmadığı gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Madem seriyi çok seviyorsun, bir kez daha okumanı öneririm. O zaman Urdeed'in o olmadığını anlayabilirsin belki.

Kapakların güzel olup olmadığı göreceli bir kavramdır lakin kapak resimlerinin karakterlerle herhangi bir alakası bulunmamaktadır. Betimlemelerle eşleşmiyorlar zira.

Her neyse.

Kitabın finali ise epey bir sarsıcı. Bir an önce üçüncü kitap İhanetler'le devam etmek istiyorum Kanlı Ozanlar'ın destanına tanık olmaya.

8 Haziran 2014 Pazar

Fargo



Öncelikle spoiler yok. Diziyi izleyip izlememek arasında kalanlar okuyup yüzeysel bilgi edinebilirler.

Geçtiğimiz haftalarda FX kanalında yayınlanmaya başlayan Fargo, benim için 2014 yılının True Detective'le birlikte en iyi iki dizisi. True Detective'i daha çok sevdim fakat kesinlikle Fargo'nun da ondan aşağı kalır bir yanı yok. Kaliteli bir diziye daha kavuştuğumuz için mutluyum açıkçası.

Şimdi dizi hakkında bir şeyler söylemeden önce ilk olarak 1996 yapımı, Coen Biraderler'in aynı adlı filminden bahsetmek gerek.

Diziye başlamadan önce ekşi'de yorumları okurken birkaç yazarın "ilk önce filmi izlense iyi olur tabii" tarzındaki yorumlarından sonra, önce filmi izlemiş ve daha sonra diziye başlamıştım. Diziyi de filmi de izlememiş olanlar için anca şunu söyleyebilirim: Filmi izlemeden de diziyi izleyebilirsiniz, hiçbir sorun olmaz. Yok, illa ben ilk önce filmi izleyeceğim derseniz eğer, o zaman da size filmi tavsiye etmem.

Şimdi diyeceksiniz ki neden? Coen Biraderler'i severim lakin Fargo bana kalırsa vasat bir film. Top250'de 150.sırada olmayı hak etmiyor, gayet de şişirilmiş. 2 de Oscar heykelciği almış. Oyunculuklar kötü, senaryoyu izleyiciye aktarış tarzı kötü ve bence klişe bir konu. Hal böyle olunca 1.5 saatlik filmi sıkılarak izledim.

Ama dizi öyle mi? Değil. 1'er saate yaklaşan bölümler su gibi akıp geçiyor. Tabii ki bunda usta oyuncuların payı da bir hayli yüksek.

Son dönemin popüler oyuncusu Martin Freeman'ı başrolde, Lester Nygaard rolünde izliyoruz. Oscar ödüllü oyuncu Billy Bob Thornton ise, Lorne Malvo adında karizmatik bir katil rolüyle izleyicinin karşısına çıkıyor. Kadro bunlarla da sınırlı değil üstelik.

Breaking Bad dizisindeki avukat Saul Goodmon rolüyle izleyicilerin kalbinde taht kuran, son olarak Alexander Payne yönetmeliğindeki Nebraska isimli film ile de karşımıza çıkan Bob Odenkirk, Dexter dizisinde Travis Marshall rolüyle izlediğimiz Colin Hanks ve yine Dexter dizisinden Frank Lundy rolüyle aşina olduğumuz Oscar'lı oyuncu Keith Carradine de kadronun diğer parlayan yıldızları.

Dizi suç ve dram türlerine girse de, her bölümde birçok unsuru ele alıyor ve kara mizah da bunlardan biri. Karakter çözümlemeleri bana Breaking Bad'i hatırlatmadı değil. Bu da kötü bir şey değil tabii ki, dizinin kalitesini anlatmak için söylenmesi gerekenlerden.

Kış mevsiminde geçen şeyleri her zaman sevmişimdir ve Fargo'nun dizisinde de bu durum geçerli oldu. Eşsiz kar manzaraları eşliğinde gerilim dolu dakikalar geçiriyoruz, kimi zaman da gülüyoruz. Özellikle Lorne Malvo adlı karaktere dikkat.

Peş peşe işlenen cinayetlerin birbirine girerek karman çorman olması sonucu dizide sular durulmuyor. Yayınlanan her yeni bölümde olayların daha da yoğunlaşması sonucu, izleyici merakta kalıyor. Fakat bölüm sonları müthiş heyecanlı biten dizilerden değil Fargo. Bu da dizinin kalite seviyesini arttıran bir diğer unsur.

Senaryoda Noah Hawley'ın yanı sıra yine Coen Biraderler'in imzası var ve ayrıca dizinin de yapımcılığını üstlenmiş durumdalar. Bir kült olarak anılan ve yönetmenlerin "en iyi filmimiz" dedikleri 1996 yapımı Fargo'yu sevmememe rağmen, diziyi çok fazla sevdim. Bu bölümü de diziden altı bölüm izlemiş biri olarak yazıyorum. Kaldı dört bölüm.

Ha evet, Fargo 10 bölümlük bir mini dizi olacak. Devam edecek olsa dahi yeni oyuncular ve yeni konu ile... Bir True Detective vakası daha yani.

İzleyiniz efendim. Seveceksiniz.

6 Haziran 2014 Cuma

Hannibal 2. Sezon Hakkında



Hakkında çok fazla eleştiri yapmadan, oturup her bölümü büyük bir keyifle seyrettiğim, istisnasız her bölümde senaristine ve görüntü yönetmenine hayranlık duyduğum, buram buram kalite kokan bir dizi Hannibal.

İkinci sezon da tıpkı ilk sezon gibi 13 bölüm yayınlandı ve yaklaşık iki hafta önce de bitti. Müthiş bir sezon finali izledik. İzlediğim tüm dizliler arasında "en iyi sezon finali" olabilir hatta. Ne yalan söyleyeyim, tahmin edemeyeceğim kadar çok etkilendim. Bana kalırsa oldukça duygusaldı.

Önce Doktor Chilton ve Mason Verger, sezon finalinde ise Will Graham, Jack Crawford, Alana Bloom, Abigail Hobbs... Doktor Hannibal Lecter, dizideki tüm önemli karakterlere karşı tek başına bir zafer elde etmiş oldu. Zeka, güç ve karizmanın tek bir bedende toplanmış hali olan Hannibal'a hayran kalmamak elde değil. Yani tabii ki yaptıklarını tasvip etmiyoruz ama nihayetinde bu bir edebi karakter ve bize de okurken ve izlerken tadını çıkarmak düşüyor.

Hannibal hikayesini bilmeyen biri olarak, en ufak bir olayda dahi şaşkınlığımı gizleyemiyorum. İşte bu yüzden, üçüncü sezona dek Richard Harris tarafından kaleme alınan orjinal Hannibal serisini okumak gibi bir planım var. Hannibal ve Hannibal Doğuyor adlı kitapları aldım lakin diğer iki kitabı bulmam biraz zaman alacak gibi görünüyor. Baskıları tükenmiş zira.

Tekrar diziye dönecek olursam eğer. İkinci sezon birinci sezonu ezdi geçti desem yeridir. Will Graham ve Hannibal Lecter'ın karşılıklı hamlelerini izlemek olağanüstü bir deneyimdi. Dizi, her bölümde üzerine koyarak ilerliyor. Dizinin yapımcısı Bryan Fuller'ın gelecek sezonlara dair güzel planları olduğunu okudukça ben de birçok izleyici gibi heyecanımı gizleyemiyorum. Fakat kanaldan yana dertliyiz. NBC'nin yaptığı katliamdan sağ çıkan nadir dizilerden biri Hannibal ve reytingleri de düşük olunca insan endişeleniyor ister istemez. Umarım planlandığı gibi 7 sezonu görür şimdiden bir kült olarak anılan bu dizi.


Ayrıca sezonun açılış sahnesindeki Hannibal-Jack kavgası olağanüstüydü. Böyle bir açılış yapmakla senaristler sezonun sonuna kadar izleyicileri kendilerine bağlamış bulunmakta. Acaba Breaking Badvari bir son mu olacak? Bu sahne kesinlikle sezon finalinde kullanılabilir. Olayların o raddeye nasıl geldiğini çözümlemekse biz izleyicilere düşüyor sanırım.

Demiştim bir önceki yazımda. Bu dediğimde haklı çıktım zira sezonun açılış sahnesi aynı zamanda kapanış sahnesi oldu. Tabii ki bir sürü sürprizin ardı ardına patlamasını da eklemekte yarar var. Kısaca unutulmaz bir sezon finali izledik.

Gelecek sezonunu iple çektiğim "şu an için" tek dizi Hannibal.

İzleyenler zaten aşağı yukarı benimle aynı duyguları paylaşıyorlardır lakin izlemeyenler çok şey kaybediyorlar. İleride efsane kategorisine girecek bu dizi. OZ, The Wire, The Sopranos, Six Feet Under, Breaking Bad, True Detective gibi dizilerle aynı kefede yer alacak, yayınlandığı esnada izlemediğiniz için de pişman olacaksınız.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Kan Muskaları 1. Kitap: Anstorra - Hamit Çağlar Özdağ



Hamit Çağlar Özdağ'ın Kan Muskaları Destanı'nı uzun zamandır okumayı düşünüyordum, nihayet  ilk kitap olan Anstorra'yı okudum ve ikinci kitaba başlamadan önce de hakkında bir şeyler söylemek istedim.

Hamit Çağlar Özdağ'ın daha önce İsyan Öyküleri kitabı okumuştum ve dilinin şiirselliğinden haberdardım. Anstorra gibi fantastik bir kitapta dahi bu özelliğini kullanmış olması sevindirici. Kitabın genelinde olmasa da, zaman zaman karşımıza çıkıyor şiirsel betimlemeler. Peki ne anlatılıyor bu kitapta? Hemen kısaca bahsedeyim.

"Kim demiş Anadolu'da ejderhalar yok diye, hatta elf de var, cüce de..." diye bir cümle var kitabın ön kapağında. Bu cümleyi okuduktan sonra az çok bir şeyler tahmin edebilirsiniz hakkında. Peki olaylar nerede geçiyor?

Anstorra şehrinde geçiyor anlatılanlar ve sekiz arkadaşın maceralarına tanık oluyoruz. Ya da destanına mı demeli miyim? Anstorra çift güneşli bir diyarda, onlarca ırkı bünyesinde barındıran çok kalabalık ve korkunç bir şehir. Korkunç olmasının sebebi, hiç kimsenin güvenilir olmaması. Şehir her gün -özellikle geceleri- kanla sulanıyor. Hayatta kalmak için öldürmek tek çözüm. Sokaklarda tek kalmak da ölüm anlamına geliyor bu şehirde. Anlayacağınız çok da tekin bir şehir değil. Ölüm etrafta kol geziyor ve bu atmosferi o kadar güzel anlatıyor ki Özdağ, bir süre sonra karakterler için endişelenmeye başlıyorsunuz.

Ve kim bu karakterler, amaçları ne?

Sekiz kişilik bir ekip karşılıyor bizi Anstorra sokaklarında. Şimdi tek tek onlardan bahsedeceğim biraz.

Urdeed: Ekibin lideri, içlerindeki en iyi savaşçı. Dövmeleriyle ünlü bu genç. Vücudundaki dövmeler hareketli ve bu özelliği ona eşsiz bir görünüm bahşediyor. Ayrıca zaman zaman taş falı bakarak geleceği görebiliyor.

Dardok: Kendisi bir cüce ve ırkının hemen tüm özelliklerini barındırıyor. Sarı saçlı bir cüce Dardok ve ekibin de en aklı başında üyelerinden biri. Olayları mantıklı bir şekilde ele alması, diğer grup üyelerinin birçok olayda ona danışmasını sağlıyor.

Mylitsi: İri cüsseli çirkin mi çirkin bir yarım elf. Kadın olmasına rağmen, grupta Urdeed'den sonraki en iyi ikinci savaşçı. Fakat uyuşturucu bağımlılığı zaman zaman kendisini zor durumlara sokabiliyor.

Mikelian: Bir elf. Fakat yazarın elfleri, bildiğimiz elf ırkından biraz farklı. Bu evrendeki elfler kısa boylu ve Mikelian da onlardan biri. Hızlı, çevik ve kurnaz bir karakter. Kılıçta fazla iyi olmasa da, bıçak fırlatmada oldukça iyi. Bu özelliği uzaktaki rakiplerini avlamasına olanak sağlıyor.

Alekva: Sarışın, mavi gözlü, ince belli, fiziken kusursuz, gören her erkeğin ağzını açık bırakacak, anında kendisine aşık edecek denli güzel bir kadın. Ve bu özelliklere tezat oluşturan iki özelliği daha bulunmakta: çok iyi bir kılıç ustası ve epey de ağzı bozuk. Özellikle Mikelian'la olan atışmaları okuru gülümsetecek cinsten. Yine de yazarın Alekva hakkındaki paragraflarca betimlerinin yanında söylediklerim hiç kalır. Kısaca sarışın bir afet.

Tırpıs: Siyamis ırkından olan Tırpıs, bir kediadamgildir. Uzun bir kuyruğa sahiptir ve grup içerisindeki sağlam savaşçılardan bir diğeridir.

Fislip: Grubun en küçük üyesi olan Fislip henüz kılıç sanatlarında ustalaşabilmiş değil. Hayatına devam ediyor olmasının sebebi, yanındaki güçlü ve savaşçı ruhlu dostları. Fislip'i koruyan can yoldaşları, onu Anstorra'nın kanlı mahallelerinde asla yalnız bırakmıyorlar.

Cborrak: Gruptaki tek büyücü ve aynı zamanda tek öğünde tüm grup üyelerinden daha fazla yiyebilme kapasitesine sahip oldukça şişman bir genç. Elinde çantasi ile gezer ve olağan olmayan bir durumda elini çantasına daldırarak edevatlarını karıştırır ve büyülü sözler okur. Bunun haricinde de yine zamanının büyük bir çoğunluğunu çeşitli büyüler üzerinde çalışıp efsunlar örerek geçirir.

Bu sekiz yakın dosta ek olarak bir karakterden daha bahsetmek gerek: Quinne. Hikayede önemli bir yeri var çünkü. Urdeed'in çocukluk aşkıdır Quinne ve Devşirme Ocağı zamanlarından itibaren birbirlerini sevmektedirler. Kader onları ayrı yollara sürüklese de, tekrar bir araya getirecektir.

Karakter tasvirlerinin iyi oluşu, onlara daha çabuk alışmamızı sağlıyor hiç kuşkusuz. Henüz kitabı yarılamamıştım ki tüm karakterlerin zihnimde yer ettiğini fark ettim. Betimlemelerin de çok güçlü oluşu, seriyi "okunması gereken fantastik kitaplar" kategorisine kesinlikle sokuyor. Hatta betimlemeler bana zaman zaman Robert Jordan'ı hatırlattı.

Bu kanlı şehrin sokaklarında hayatta kalma savaşı veren grup üyelerinin, bir gün, başka bir grup tarafından tecavüze uğramak üzere olan kızı kurtarmalarının ardından hayatları değişir. Sokaklarda hayatını idame ettiren bu kişiler, zamanla Anstorra'da "Kanlı Ozanlar" olarak anılacakları bir yola girerler.

Bu yol bir hayli meşakkatlidir. Birden fazla zorlukla baş etmek zorunda kalan ekip, birçok kez güvendikleri kişilerin ihanetlerine uğrarlar. Tüm bu olumsuzlukların üstesinden bileklerinin gücüyle gelirler. Sokaklarda yaşayan ve sadece ufak bir bölgede tanınan bu eşsiz avaşçılardan oluşan ekip, bir süre sonra Liman şehri Anstorra'da herkes tarafından bilinen, korkulan "Kanlı Ozanlar" olacaklardır. Bu yolculuğu çok keyifli bir dille aktarmış okurlarına Özdağ.

İlk kitapta eleştireceğim yerlerden birisi kesinlikle kurgunun zaman zaman kendini tekrar ediyor olması. Örneğin grup üyelerinin o han senin bu han benim diye dolaşıyor olması, çok fazla aynı şey okumamızı sağlıyor. Her handa oturup sohbet etmeleri, içmeleri, yemek yemeleri derken okur bir anlamda bunalabiliyor. Bunda kitabın kalın olmasının da etkisi var tabii ki. Bir de iki güneşli diyarda her iki güneşin de peş peşe doğuşunun sürekli belirtilmiş olması. İşte bu iki durum bana birkaç kez tekrar hissi yaşattı. Ama karakterlerin ilgi çekici olması, konunun heyecanlı ilerleyişi ve çok güzel çatışma tasvirlerinin oluşu bu gibi durumları arka plana atmaya yetti.

Bunlar haricinde kitap hakkında başka herhangi bir eleştirim bulunmamakta. Fantastik edebiyat okuru olup da bu kitabı sevmemek, çok düşük bir ihitimal olacaktır. Elf ve cücelerin olması, yazarın Türk olması ve kapakların iğrençliği gibi özellikler sakın sizi soğutmasın. Yayınevi resmen satmasın diye yapmış olmalı bu kapakları. O kadar iğrenç ki, kitabı okumayı bıraktığımda arka yüzü üste gelecek şekilde masaya bırakıyorum. O ürkütücü simaları görmek istemiyorum zira.

Evet efendim, aşağı yukarı söylenecekler bu kadar. Darius Lancelot'un da Hamit Çağlar Özdağ'dan başkası olmadığını bir kez daha hatırlatmakla beraber, okumanızı öneririm.